Genel Başkan TBMM Grup Konuşmaları 02.03.2010

-“İKTİDAR 8 YIL BOYUNCA HUKUK AÇISINDAN KENDİ DURUMUNU  İYİ KÖTÜ İDARE ETTİ. BAZEN HAKİM AYARLAYARAK, BAZEN SAVCIYA TELEFON EDEREK, İKTİDAR OLANAKLARINI KULLANARAK HUKUK KARŞISINDA KENDİNİ KOLLAMA ŞANSINI KULLANDI. AMA GÜNDEMDE SEÇİM VAR. SEÇİM, BU İKTİDARIN ELİNDEKİ O İMKANLARI BELKİ DE ORTADAN KALDIRACAK. BÖYLE BİR TABLODA HUKUKİ ŞAİBELERİ TAŞIYAN HÜKÜMET SEÇİMİ KAYBETTİKTEN SONRA ACABA KENDİSİNİ NASIL GÜVENCEYE ALABİLİR DİYE FORMÜL ARIYOR”
 
-''ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ TÜRKİYE'NİN DEĞİL, AKP'NİNGÜNDEMİDİR. KENDİLERİNİ GÜVENCEYE ALMAK İÇİN GİDERAYAK ANAYASADEĞİŞİKLİĞİ YAPMAK İSTİYORLAR'
 
-“HÜKÜMET DİYOR Kİ, GİDERAYAK DEVLETİN EN KRİTİK YARGI ORGANLARINA KENDİ KADROLARIMIZI YERLEŞTİRELİM Kİ YARIN BİZİ KORUSUN. BUNUN YOLU NE? SİYASETÇİLERE SEÇTİRELİM. HSYK VE ANAYASA MAHKEMESİNE SİYASETÇİLER ADAM SEÇECEKLER. YANDAŞ YARGI YARATACAKLAR. HSYK, RTÜK OLACAK. BUNUN HUKUKLA NE İLGİ VAR? BU, KENDİLERİNİ GÜVENCE ALTINA ALMAYA YÖNELİKTİR”
 
-“ANAYASAYI AKP VE BDP DEĞİŞTİRECEK. İKİSİ DE ANAYASA MAHKEMESİ TARAFINDAN MAHKUM EDİLMİŞ. DOKUNULMAZLIK DOSYALARI NEDENİYLE KENDİ HESABINI VERMEMİŞ OLANLAR KENDİSİNDEN HESAP SORACAK OLANLARI TAYİN EDECEK. ANAYASA MAHKEMESİ VE HSYK'YI KİM SEÇECEK? 608 TANE HESABI SORULMAMIŞ DOSYA. BU KADAR SAÇMA, AKLA SIĞMAYAN, KÖR GÖZÜM PARMAĞINA BİR ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ OLUR MU?”
 
-“AKP İLE BDP EL ELE VERMİŞLER, YANDAŞ MEDYAYI DA YANLARINA ALMIŞLAR YANDAŞ YARGI YARATIVERECEKLER''
 
-''YAPILMAK İSTENEN HABUR HUKUKUNU ANAYASAYA TAŞIMAK ANLAMINA GELECEKTİR”
 
-''DARBE TEHLİKESİNİ ÖNLEMEK İÇİN ASKERLER TUTUKLANMIYOR, DARBE TEHLİKESİ OLMADIĞI İÇİN TUTUKLANIYOR'' 
-“FALAN FALAN KİŞİLERİ KURTARDIK, GERİSİ NE HALİ VARSA GÖRSÜN, DİYEMEYİZ. SIRTI PEK OLAN, KENDİSİNE SAHİP ÇIKILAN, BELKİ BELLİ KOŞULLAR ALTINDA RAHATLAYABİLECEK AMA BOYNU BÜKÜKLER, SAHİPSİZ DİYE DÜŞÜNÜLENLER BU UYGULAMANIN ACI BEDELLERİNİ ÖDEMEYE DEVAM EDECEK. BU, KABUL EDİLEBİLİR DEĞİLDİR. HAKSIZLIĞA MARUZ KALDIĞINI GÖRDÜĞÜMÜZ HERKESLE İLGİLENMELİYİZ.''
 
-“ÇOK BÜYÜK HUKUK CİNAYETLERİ İŞLENİYOR. BUNLARA KARŞI GEREKEN TEPKİYİ GÖSTERMELİYİZ. TEPKİYİ DE ÖZELLİĞİ OLAN, YÜKSEK NİTELİĞİ OLAN İNSANLARLA İLGİLİ DEĞİL, HAKSIZLIĞA MARUZ BIRAKILDIĞI ANLAŞILAN HERKES İLE İLGİLİ OLARAK GÖSTERMELİYİZ.''
 
-''AMİRALLERE SUİKAST'' İDDİASIYLA TUTUKLAMALAR, SUÇLAMALAR YAPILDI. YARBAY ALİ TATAR'IN İNTİHARINDAN 19 GÜN SONRA KENDİSİ HAKKINDAKİ TEMEL SUÇLAMA BELGESİNİN ONUN ELİ MAHSULÜ OLMADIĞI ORTAYA ÇIKTI. PEKİ O YAZIYI ORAYA KİM KOYDU?'. ALİ TATAR'IN HESABINI KİM VERECEK?''
 
-“ERZİNCAN'DA CUMHURİYET KANUNLARINI UYGULADIĞI İÇİN BİR CUMHURİYET SAVCISI ''ERGENEKON'' SANIĞI OLDU”
 
''GİZLİ TANIK, İMZASIZ İHBAR MEKTUPLARI, DELİL TOPLAMA DEĞİL, DELİL İMAL ETME FAALİYETİ... BÖYLE HUKUK OLUR MU?”
 
-“BÖYLE BİR TABLONUN İÇİNDE İKTİDAR EN BÜYÜK SORUMLULUĞU TAŞIYOR. BAŞBAKAN YARDIMCISI YÜRÜYEN BİR DAVA İLE İLGİLİ TELEFON AÇIYOR, İSTANBUL'DA BİR HAKİM 'ÜZERİMDE KURUMSAL BASKI VAR, BU İŞİ GÖTÜREMEM' DİYOR, HABUR'DAKİ UTANÇ VERİCİ MANZARANIN BİR HAKİM AYARLAMASI İLE YAPILDIĞINI İLGİLİ TARAFLAR BEYAN EDİYOR. İKTİDAR HUKUKA TECAVÜZ EDERKEN SUÇ ÜSTÜ OLMUŞTUR''
 
-''VATANDAŞIN DERDİ İŞSİZLİKTİR, EKONOMİK SIKINTILARDIR. AKP ‘YAR BANA BİR ANAYASA MAHKEMESİ VER’ DİYOR. VATANDAŞ SANDIĞA GİTTİĞİ ZAMAN AKP'NİN DEĞİL, KENDİ GÜNDEMİNE GÖRE OY VERECEKTİR. REFERANDUMU 'KAL-GİT' REFERANDUMU OLARAK DEĞERLENDİRECEK VE AKP’Yİ UĞURLAYACAKTIR''
 
 -“2001 EKONOMİK KRİZİNDE YÜZDE 9,6 OLAN İŞSİZLİK ORANI, 2009'DA YÜZDE 14'E YÜKSELDİ, İŞSİZ SAYISI AYNI YIL 860 BİN ARTTI. HER 4 GENÇTEN 1'İNİN İŞSİZ. BU VERİLER CUMHURİYET DÖNEMİNİN, EN CİDDİ EKONOMİK VE SOSYAL ÇÖKÜŞÜNÜN YAŞANDIĞINI GÖSTERMEKTEDİR. BUNUN ALTINDA AKP'NİN, İNSAN VE ÜRETİM ODAKLI DEĞİL; BORSA, FAİZ, RANT, FİNANS ODAKLI POLİTİKASI YATMAKTADIR.”
 
-“TÜRKİYE'NİN BORÇ YÜKÜ AKP’NİN İKTİDARDA OLDUĞU 8 YILDA , CUMHURİYET DÖNEMİNİN, YANİ 80 YILIN TOPLAMININ 2 KATININ ÜZERİNE ÇIKTI. AKP’NİN 8 YILINDA, TÜRKİYE'DE 80 YILDA YAPILANLARIN TAMAMI SATILDI”  
 
-“BORÇLAR FAİZLE ÖDENİYOR. FAİZİ İSE VATANDAŞ ÖDÜYOR. BU FAİZ ÇARKI, FAKİRDEN, YOKSULDAN AL, ZENGİNE VER ÇARKIDIR. BU AKP POLİTİKASIDIR. SADECE FAKİRDEN ALIP, ZENGİNE VER DEĞİL, BU MEMLEKETİN İNSANINDAN AL, BAŞKA ÜLKENİN İNSANINA, ŞİRKETLERİNE, BANKALARINA VER ÇARKIDIR. BİR SÖMÜRÜ, GELİR TRANSFERİ ÇARKIDIR”
 
-“DANIŞTAY, AKP’NİN ''TEPEDEN İNME, DEDİĞİM DEDİK'' ŞEKİLDE, TEKEL İŞÇİLERİNE ''SİZE 1 AYLIK SÜRE, KABUL ETMEZSENİZ, SİZİ YOK SAYIYORUM'' ANLAYIŞINI YANSITAN KARARINI İPTAL ETTİ. DANIŞTAY, TÜRKİYE'DE HUKUKUN İŞLEDİĞİNİ BİR KEZ DAHA ORTAYA KOYDU. TÜRKİYE'DE UMURSAMAZLIĞIN, HODKAMLIĞIN HUKUK DÜNYAMIZDA EGEMEN OLMADIĞINI, HAKKIN, EMEĞİN, İNSANLIĞIN HUKUK DÜNYASINDA DA YERİ OLDUĞUNU BU KARARLA GÖRDÜK''
 

İletişim Koordinatörlüğü (Ankara) – Genel Başkan Deniz Baykal TBMM’de CHP Grup Genel Kurulu’nda güncel olayları şöyle değerlendirdi. 

CHP GENEL BAŞKANI DENİZ BAYKAL’IN; 02.03.2010 TARİHİNDE GRUP GENEL KURUL TOPLANTISINDA YAPTIĞI KONUŞMA

CHP Genel Başkanı Deniz BAYKAL – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri, sevgili vatandaşlarım; hepinizi içten sevgilerle, saygılarla selamlıyorum. (Alkışlar)
 
Bugün yine önümüzde ülkemizin durumunu, geleceğini yakından ilgilendiren önemli konular var, onlara hızla değinmeye çalışacağım. Önce ekonomiyle ilgili bazı gelişmelere dikkatinizi çekmek istiyorum. Bugün sabahleyin işsizlikle ilgili rakamlar açıklandı. Bu rakamlar, Türkiye’deki ekonomik durumun iç yüzünün en doğru şekilde anlaşılmasına yardımcı olacak temel verileri bize sağlıyor, zaman içindeki gelişmeyi görebiliyoruz, nereye doğru gidiyoruz bunu anlamak imkânını bulabiliyoruz. Bugün ortaya çıkan tablo ne yazık ki ekonominin hâlâ çok ciddi bir şekilde sorun yaratmaya devam ettiğini, işsizlik üretmeye devam ettiğini, işsizlik sorununun Türkiye’mizin ve ekonomimizin en temel sorunu olmaya devam ettiğini bize gösteriyor. Bu yıl ortaya çıkan 2009 yılının tümüne ilişkin işsizlik verileri geçen yılki işsizlik oranın 3 puan üzerine çıkıldığını bize göstermektedir ve Türkiye’deki işsizlik resmi rakamlarla –ki bu resmi rakamların yeterli olmadığını, durumu tam yansıtmadığını biliyoruz- da Türkiye’de işsizlik yüzde 14 olarak görülmüştür 2009’un tümüne yönelik rakam olarak. Tarım dışındaki işsizlik, yani kasabalarda ve kentlerde yaşayan insanların maruz kaldığı işsizlik çok daha yüksek bir düzeyde ortaya çıkmıştır ve 3,8 puan artarak yüzde 17,4 olmuştur. Türkiye genelinde 14 tarım sayesinde ama kentlerde yüzde 17,4. Bu çok vahim bir olaydır, çok yüksek bir düzeydir. Unutmayın ki Türkiye’de kentlerde yaşayan insan sayısı nüfusun yüzde 75’nin üzerine çıkmıştır, yani nüfusun üçte 2’si kentlerde yaşamaktadır. Türkiye’de nüfusun üçte 2’sinde kendisini gösteren işsizlik yüzde 17,4 düzeyindedir. Tarımdaki gizli işsizlik dolayısıyla bu rakam daha aşağıya çekilmektedir ama bu gerçek işsizlik konusunun doğru anlaşılması konusunda bizi yanıltmamalıdır. Olay çok ağırdır. Kentteki işsizlik yüzde 17,4. Bu, olağanüstü yüksek rakamdır. Gençlerdeki işsizlik oranı da 4,8 puan artarak yüzde 25,3’e yükselmiştir. Yani gençlerdeki işsizlik her dört gençten birisinin işsiz olduğu, hatta 4’ün bile altında bir oranın söz konusu olduğunu bize gösteriyor. Gençler çok ağır bir işsizlik tablosuyla karşı karşıya.
 
Yine, 2009 yılında işsiz sayısı 860 bin artmıştır, bir yılda 860 bin işsiz sayısı, resmi rakamların tespit edebildiği işsiz sayısı 2009 yılında 860 bin artmıştır ve bugün işsiz sayısı resmi rakamlarla 3 milyon 471 bin rakamına ulaşmıştır. Geçen yıl tarım dışında çalışan 155 bin kişi işini kaybetmiştir Türkiye’de, 155 bin kişi tarım dışında istihdam edilmişken işini kaybetmiştir. Sanayi sektöründe işini kaybedenlerin sayısı ise 311 bin olmuştur. Demek ki işsizlik olayının en ağır darbesinin kendisini hissettirdiği alan sanayi kesimi olmuştur, sanayide çok ciddi bir işsiz tablosu ortaya çıkmıştır.
 
Değerli arkadaşlarım, genç işsiz sayısı 229 bin artarak 1 milyon 126 bin kişiye yükselmiştir. Çalışmak isteyen gençlerin dörtte 1’inden fazlası iş bulamamıştır. Bu veriler, geçtiğimiz yıl ülkemizde cumhuriyet döneminin en ciddi ekonomik, sosyal çöküşünün yaşandığını bize göstermektedir. Değerli arkadaşlarım, işsizlik 2001 krizinden sonra yüzde 10 düzeyinde idi, yüzde 10’nun altında idi, 2001 krizinde yüzde 10 düzeyine geldi. Şimdi o yüzde 14 düzeyinde artmıştır, yani yüzde 9,6’dan -daha net rakamlarla konuşayım- yüzde 14’e çıkmıştır. Yani yarı yarıya Türkiye’deki işsizlik oranı bu kriz dolayısıyla yükseliş kaydetmiştir.
 
Değerli arkadaşlarım, bu tablo dünyada işsizliğin en ağır bir şekilde hissedildiği ülkelerin başında Türkiye’nin geldiğini bize göstermektedir. Bu tablonun arkasından AKP’nin insan ve üretim odaklı değil, borsa, faiz ve rant odaklı, finans odaklı politikalarının yattığı açık bir gerçektir. Değerli arkadaşlarım, uzun süreden beri bu konuya biz dikkati çekiyoruz. Sadece şikâyet ederek değil çare söyleyerek dikkati çekiyoruz. Bu işsizliğin neyi beslediğine dikkati çekiyoruz, bu işsizliğin altında tarımdaki gerilemenin yattığını, tarıma yönelik desteklerin azaltılmasının en önemli nedeni oluşturduğunu, tarımın Türkiye’de işsizliği emen bir sünger gibi olduğunu, tarım sıkıştırılırsa işsizliğin artacağını, hayvancılığa ve tarıma bu iktidar önem vermediği için bu işsizlik tablosunun büyük ölçüde ortaya çıktığını anlatıyoruz. GAP tamamlanamadığı için bunun ortaya çıktığını anlatıyoruz. Güneydoğuda zarar ediyor diye fabrikalar kapatıldığı için bu işsizliğin ortaya çıktığını anlatıyoruz. Bütün bunlar iktidarın uygulamalarıyla beslenen bir sonuçtur. Buna bir kez daha herkesin dikkatini çekmek istiyorum.
 
Değerli arkadaşlarım, Türkiye’de bu işsizlik tablosuyla yakından bağıntılı olarak yoksulluk tablosu da kaygı verici biçimde artmaktadır. Yani yine son bir tabloya dikkatinizi çekeyim. TÜİK, 4 kişilik bir ailenin 2009 yılı içinde yoksulluk sınırını 820 lira olarak belirlemiştir, 820 lira yoksulluk sınırıdır. Ama aynı şekilde 2010 yılı için 4 kişilik bir ailenin asgari ücreti 604 lira olarak belirlenmiştir. 4 kişilik bir ailede çalışan bir asgari ücretlenin alacağı para 604 liradır ama TÜİK’in hesaplarına göre, resmi verilere göre yoksulluk sınırı 820 liradır. 820 liranın altında yaşayanlar resmen yoksuldur. Değerli arkadaşlarım, asgari ücretle çalışanların aileleriyle birlikte nüfusunu hesap edecek olursak ortaya çıkan 15 milyonluk bir nüfustur. 15 milyon insan, sadece bu ölçüyle, Türkiye’de yoksulluk sınırının altında bulunmaktadır. Bu manzara karşısında yine hatırlatmalıyım ki, asgari ücretten vergi alınmaktadır ve asgari ücretle yoksulluk düzeyi arasında bir denge kurma çabası ne yazık ki hâlâ ciddiye alınmamıştır. Bu konulardaki Cumhuriyet Halk Partisinin ısrarının ne kadar yerinde, ne kadar haklı olduğu bir kez daha ortaya çıkmıştır.
 
Değerli arkadaşlarım, yine memur maaşlarına bildiğiniz gibi birinci altı ayda yüzde 2,5, ikinci altı ayda yüzde 2,5 zam önerilmişti. 2010 yılı için memur maaşlarına ortalama 3,78 zam yapılacaktı ama sadece ocak ayında TÜFE yüzde 1,8 arttı, yani 3,8’lik artışın neredeyse yarısı sadece ocak ayındaki TÜFE artışıyla ortadan kaldırıldı. Geride daha 11 ay var, 11 ayın her birisinin getireceği artışlar memurun yoksullaşmasının bir gerekçesi olarak işleyecektir. Efendim, gelecek sene bunu telafi ederiz sözünün hiçbir anlamı yoktur çünkü memur, yükselen enflasyonun bedelini o azalan aylıklarıyla karşılamak zorundadır ve yoksullaşma bir gerçek olarak ortaya çıkacaktır. Değerli arkadaşlarım, bu gelecekte yapılan maaş telafileri hiç şüphe yok memurun refahını düzeltmiyor ve yoksulluğun getirdiği bütün sorunlar memurlarımızı da kuşatıyor. Memurların durumu bu, emeklilerin durumu çok daha vahim, onlara 1,83’lük bir artış öngörülmüştü. Yani sadece ocak ayında yaşanan TÜFE artışı, neredeyse işçinin bütün bir dönem için, 6 aylık bir dönem için alacağı ücret artışını ortadan kaldırmıştır.
 
Değerli arkadaşlarım, bu kabul edilebilir bir tablo değildir. Bunun altında yoksullaşan Türkiye manzarası vardır. Yoksulluk bir temel problem olarak Türkiye’de artık kendisini her alanda hissettirmektedir. Yani daha dün bir vatandaşımızın, su parasını ödeyemediği için, 200 milyon civarındaki su parası 900 liraya zaman içinde ödeyemediğinden dolayı yükseldiği için hapse girmek zorunda kaldığını, felçli, yaşlı bir insanın su parasını ödeyemediğinden dolayı hapse girmek zorunda kaldığını gazetelerimizden üzüntüyle okuyorduk. Bütün bunlar artık Türkiye’deki insan manzaralarıdır, aile manzaralarıdır, sosyal facia tablolarıdır. Bunlar her geçen gün kendisini daha ağırlıklı şekilde hissettirmektedir.
 
Değerli arkadaşlarım, Türkiye’nin bu ekonomik gidişinde hem işsizlik hem yoksullaşma hem de aileler, insanlar ve ekonominin tümü için giderek artan bir borç yükü altına girme manzarası vardır. Borç konusu giderek önem kazanıyor. Tekrar Türkiye borçlanma konusunda vitesi yükseltmiştir, ivmeyi artırmıştır, daha çok borçlanma tablosu kendisini göstermeye başlamıştır. Borç, tabii beraberinde pek çok sorunu, sıkıntıyı da getirmektedir. Yani yine son merkezi devlet borçları açıklandı. Bununla da bir kez daha görüyoruz ki, 2002’de iktidar teslim edildiği zaman var olan merkezi devlet borcu 2 katının üstünde artmıştır. Yani hangi tarifle bakarsanız bakın merkezi devlet borcu diye bakın, dış borç diye bakın, iç borç diye bakın, kamu borcu diye bakın, özel artı kamu diye bakın, Türkiye’nin borç yükü sekiz yılda 80 yıldaki toplamın 2 katının üzerine çıkmıştır ve buna ek olarak sekiz yılda, seksen yılda Türkiye’de yapılanların tamamı satılmıştır, seksen yılı sekiz yılda satmışlardır. Seksen yıldaki borcu 2 katın üzerinde artırmışlardır. Peki, bu borçlar nasıl ödeniyor? Faizle ödeniyor. Faizi kim ödüyor? Faizi halk ödüyor, vatandaş ödüyor, insanlarımız ödüyor. Peki, faizden kim kazançlı çıkıyor? Faizden kim kârlı çıkıyor? Ülke zarar ediyor ama birileri kâr ediyor. Kim kâr ediyor? İşte soru budur değerli arkadaşlarım. Türkiye’de yıllardan beri bu çark dönüyor. Bu faiz çarkı, fakirden al zengine ver çarkıdır; yoksuldan al zengine ver çarkıdır. (Alkışlar) Bu, AKP politikasıdır. Sadece fakirden al zengine ver değil, bu memleketin insanından al başka ülkenin insanına, şirketlerine, bankalarına ver çarkıdır. Bir sömürü çarkıdır, bir gelir transferi çarkıdır. Türkiye’deki gelir dağılımını çarpıklaştıran ana olaydır. Türkiye’nin faize verdiği parayı ne yatırımla ölçebilirsiniz, ne emeklilere, işçilere verilen kaynaklarla, ne tarıma harcanan paralarla, ne alt yapı yatırımları için harcanan paralarla, ne eğitime harcanan paralarla, ne sağlığa harcanan paralarla hiçbirisiyle mukayese edemezsiniz. Bütün o kalemler halka hizmet vermeye, halkın refah düzeyini, gelir düzeyini, kalkınma düzeyini artırmaya yönelik harcamalardır. Onların her birisi geride kalmıştır. En yüksek harcama nedir? Faiz harcamasıdır. Faiz harcaması Türkiye’nin kanını, iliğini kurutan bir ekonomi politikasının en somut örneğidir. Değerli arkadaşlarım, bu tablo çok net bir şekilde bir kez daha ortaya çıktı. Buna dikkatinizi çekmek istiyorum. Türkiye’de iflaslar çok kaygı verici şekilde yükselmeye başladı. Toplumdaki gelir düzeyi farklılıkları çok netleşmeye başladı. Ekonomiye geniş bir zaman perspektifi içinde baktığımız zaman şunları görüyoruz:
 
Değerli arkadaşlarım, 2002 yılında AKP iktidara geldiği zaman benzinin 2002 Kasımında fiyatı 1 dolardı, bugün 3,60 doların üstündedir, 1 dolar 3,60 dolar olmuştur. Dış borç o gün 120 milyar dolardı, bugün 247 milyar dolar, iç borçlar aynı şekilde, 2 katın üzerinde hepsi de artmıştır. Dış ticaret açığı o gün 15,5 milyar dolardı, bugün 43 milyar dolar olmuştur. Ekmek o gün 20 kuruştu, bugün 50-60 kuruştur. İşsiz sayısı o gün 2 milyondu, bugün rakamları verdik, 4 milyon sınırına gelip dayanmıştır. Tüp gaz o gün 12 dolardı, bugün 36 dolar olmuştur, yani 50-55 lira olmuştur. Değerli arkadaşlarım, ekonominin bilançosu budur ve bu, dünyada bütün ülkelerin yatırım yaptığı, kalkındığı, iş olanaklarını artırdığı, işsizliği yenmeye başladığı, güçlenmeye başladığı bir dönemde ortaya çıkan tablodur. Türkiye’de bugün yaşanan sorunların, sıkıntıların altında da hiç kuşku yok ki bu temel gerçek yatmaktadır.
 
Değerli arkadaşlarım, bugün bu ekonomik sıkıntı manzarasının yanı sıra hepimizi çok mutlu eden bir karar dolayısıyla sevinçli olduğumuzu da ifade etmeliyiz. Danıştay, Tekel işçilerinin…(Alkışlar) …haklı mücadelesine bütün milletimizin duyduğu saygı ve anlayış doğrultusunda ama hukukun gereğini yerine getirerek Türkiye’de hukukun işlemekte olduğunu bir kez daha ortaya koyarak çok önemli bir karar almıştır. Tepeden inme dediğim dedik anlayışı içinde Tekel işçilerine, size bir aylık süre, kabul ederseniz edersiniz, edemezseniz sizin tümünüzü ben yok sayıyorum anlayışını yansıtan kararanı Danıştay iptal etmiştir ve…(Alkışlar) …bu kararla Danıştay, kamunun, devletin çalıştırmış olduğu işçilere karşı sorumluluğu konusunda bu kadar keyfî, bu kadar kendi takdirine bağlı bir tercih uygulayamayacağını, kamunun o insanlara karşı sorumluluğu olduğunu, silip atamayacağını, yok sayamayacağını, size bir aylık süre, ne hâliniz varsa görün diyemeyeceğini, onların da devletin dikkate almak zorunda olduğu hakları bulunduğunu, o haklara saygı göstermesinin gerekli olduğunu bu kararıyla ortaya koymuştur ve çok önemli bir karardır. Ben, bu mücadeleyi götüren işçi kardeşlerime, onların bu mücadelelerine destek veren herkese yürekten kutlamalarımı sunuyorum, teşekkür ediyorum. (Alkışlar) Yani Türkiye’de umursamazlığın, hodcanlığın, yok saymanın hukuk dünyamızda egemen olmadığını, hakkın, emeğin, insanlığın hukuk dünyasında da bir yeri olduğunu bu kararla bir kez daha görmüşüzdür. Hukukun, Danıştay’ın bu kararı hükümete ibret olsun, Hükümet, bu karardan gerekli dersi çıkarsın. Temennimiz şudur; Artık bunu bin inatlaşma, orada en güç koşullarda haklı ve medeni bir mücadeleyi, bir demokrasi mücadelesini, bir ekmek mücadelesini, çoluk çocuklarının istikbali mücadelesini, aile mücadelesini vermekte olan bu insanlara karşı artık iktidarın tutumunu, davranışını değiştirmesi, bunları seviyle karşılaması, şefkatle kucaklaması ve artık haklarını vermesi bir sorumluluk hâlinde ortaya çıkmıştır, bunu iktidardan bekliyoruz. Bu bir fırsat olarak değerlendirilmelidir. Bakınız, işçi kardeşlerimiz kendi aralarında haklılığımızı mahkeme teslim etti. Bu bizim için önemlidir. Biz, buna büyük sevinç ve mutluluk içinde bu mücadeleye bir ara veriyoruz, sorumlu herkesi de olayı yeniden düşünmeye çağırıyoruz anlamında bir karar almışlardır ve Türkiye’de bir uzlaşmanın zeminini yaratmaya çalışmışlardır. Şimdi bunu değerlendirmek lazımdır. İktidara da görev düşüyor, anlayış düşüyor, kucaklamalıdırlar ve bir çareyi, çözümü mutlaka bulmalıdırlar. Bu geldiğimiz noktada iktidar bunu sadece bu mücadeleyi veren Tekel işçilerine karşı değil, bütün Türkiye’ye karşı, onlara hak veren bütün Türkiye’ye karşı borçludur. (Alkışlar)
 
Değerli arkadaşlarım, bakınız bu olayın arkasında nasıl iktidar yanlışlıklarının yattığını, iktidar sorumsuzluklarının yattığını her vesileye söylüyoruz. Yani siz bu kadar yanlış yapacaksınız, bu kadar sorumsuzluk yapacaksınız, oradaki ekmek mücadelesi veren insanları silip atacaksınız. Olmaz böyle bir şey. Hangi çağda yaşıyoruz, böyle bir şeyi kabul edilebilir değildir. Kimse elde etmiş olduğu hakkından fazlasını istemiyor ama hakkını da vermek istemiyor, buna saygı gösterin. Buna saygı göstermek yenilmek değildir. İlla herkesin burnunu sürteceğim diye ortaya çıkacaksın, yetmez mi bugüne kadar burnunu sürttüklerin, Tekel işçisine bari saygı göster? (Alkışlar) Değerli arkadaşlarım, bakın Tekel deyince akla gelen iki üç noktaya dikkatinizi çekeyim. Israrla ben Tekeldeki bir tesisin 292 milyon dolara özelleştirilen ama kısa bir süre sonra 900 milyon dolara devredilen tesisin nasıl peşkeş çekme anlamına geldiğini ve bunu iktidarın yaptığını, Tekel işçisinin alın teriyle, emeğiyle sağlanmış olan bir büyük milli varlığı nasıl ona buna devrettiğini anlatıyor idim. Ama ondan ibaret değil, yani olay buraya gelince artık yavaş yavaş bunlara da girmemiz gerekiyor. Bakınız, değerli arkadaşlarım, Tekelin alkol fabrikalarının sahibi olan şirketin, Alkollü İçkiler Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketinin, bilançosunda borç olan gözüken 300 milyon lira, devirden bir hafta önce silinmiştir. Yani şirketi, pazarlığı yapılmış, fiyat belirlenmiş, satış kararı alınmış, sözleşme imzalanmış, devirden bir hafta önce bu şirketin 300 milyonluk liralık borcu silinmiş, Tekel Genel Müdürlüğünün borcu hâline dönüştürülmüştür, tamam mı? Bu borç, Tekel Genel Müdürlüğünün hesabına aktarılmıştır, borç devlette kalmıştır, fabrikalar borçsuz satılmıştır. Borçsuz pazarlığı yapılmamıştır, değer tespiti borçsuz yapılmamıştır, sözleşme borçsuz imzalanmamıştır, devir teslimde bu olmuştur. Şimdi, orada çalışan işçiler işte bunlar. Aynen orada olmayabilir, buradaki tütün deposunda çalışanlar olabilir ama Tekelin işçisi, işte bu Tekel. Değerli arkadaşlarım, 300 milyon lira o dönemin kurlarına göre bugün yaklaşık 250 milyon dolardır, silinen para. Meclis KİT Komisyonuna arkadaşlarımız bu konuyu taşıdılar, milletvekilleri, Başbakan ve Maliye Bakanı bundan haberdar oldu ama soygun sonuçlandı, kimse soygunu durdurmadı.  
 
Değerli arkadaşlarım, Tekelin rakı ve şarap fabrikaları 2004 yılında 292 milyon dolara satıldı, hemen arkasından 950 milyon dolara devredildi. Bu da bir başka soygun. Tekelin 5 sigara fabrikası, kent merkezlerinde 5 sigara fabrikası, yani arazide değil, Adana, Malatya, Tokat, Bitlis ve Samsun kent merkezlerindeki bu sigara fabrikaları, geniş, değerli arsalarıyla 1 milyar 720 milyon dolara satıldı. Sigara üretim faaliyetini falan bırakıyorum sadece arsa değerinden yola çıkarak konuşalım. Bu fabrikalardan sadece Samsun Ballıca’nın yıllık faaliyet kârı, cirosu değil, 600 milyon Türk Lirası idi, yani sadece Samsun Ballıca fabrikasının dört yıllık kârı, 5 fabrikanın arsalarıyla yabancıya verilmesi bedelini karşılamaya yeter. Bu bilgiler Yüksek Denetleme Kurulu raporlarında yer aldı ve Meclis KİT Komisyonuna arkadaşlarımız tarafından getirildi, Başbakan da, Maliye Bakanı da, AKP’li milletvekilleri de bunları seyrettiler değerli arkadaşlarım. Şimdi, Tekel deyince ister istemez bunlar bizim aklımıza geliyor, yani Tekel işçisine bakarken ben bunları da görüyorum. Onların kardaki, kıştaki mücadelesine, yedikleri copa, onların yüzlerine gözlerine sıkılan gazlara, onlara karşı kullanılan o saygı yansıtmayan ifade tarzına, “yan gelip yatmanıza izin vermeyeceğiz, yetim hakkı yemenize izin vermeyeceğiz” üslubunu duydum mu cinler tepeme çıkıyor, bunları görüyorum değerli arkadaşlar. (Alkışlar)
 
Şimdi, değerli arkadaşlarım, bakınız bunlar yaşanan gerçekler. Tekel dedik, Tekel’den açtık önümüze gelen gerçek. Başka konudan girsek açacağımız başka konular var. Tekrar ifade ediyorum, Türkiye’de bu konular birikti, artık sadece bunların şikâyetini söylemekle yetinemeyiz, inşallah, Cumhuriyet Halk Partisinin iktidarında bütün bunların hesabını birer birer soracağız. (Alkışlar) Ben, Tekel işçisi kardeşlerimi tekrar kutluyorum, kendileriyle iftihar ediyoruz, Türkiye’ye örnek olmuşlardır. (Alkışlar) Dürüst, demokratik, başkasının hakkına, hukukuna saygılı bir anlayışla nasıl hak mücadelesi verilir, nasıl özveriyle, fedakârlıkla, karda kışta, kimsenin burnunu kanatmadan nasıl hak mücadelesi verilir bunun örneğini vermişlerdir ve Türkiye’deki sosyal bilincin yükselmesine en büyük katkıyı yapmışlardır. (Alkışlar) Gerçekten, bakınız Tekel işçilerini bütün Türkiye seviyor. Hepimiz onların bu mücadelelerine saygı duyuyoruz. Hepsi vicdanımızın, yüreğimizin tellerini harekete geçiriyor. Doğrudur ama Tekel işçilerini, bu direnişteki Tekel işçilerini en çok kim seviyor biliyor musunuz? Kızılay’da o direnişin gerçekleştirildiği yerin etrafındaki esnaf seviyor, esnaf. (Alkışlar) Yani onlar Tekel işçisine destek olabilmek için çay gerekiyorsa çay veriyorlar, yiyecek gerekiyorsa yiyecek veriyorlar, bazıları akşam giderken anahtarını oradakilere teslim ediyor, “yahu, soğukta üşürsünüz, gidin bizim dükkanda oturun, orası daha sıcaktır” diyor. Böyle bir anlayışı ortaya koymuş olan bu Tekel işçilerine hükümetin bu kadar zalim davranmasını anlamak mümkün mü değerli arkadaşlarım? Hükümet, umut ediyorum artık yeni bir anlayışa gelecektir, gelmelidir. Buna hükümetin kendisinin de ihtiyacı var.
 
Değerli arkadaşlarım, önümüzde tartışmamız gereken çok temel konularımız var. Bir süreden beri Türkiye bir hukuk ve adalet tartışmasının içinden geçiyor. Türkiye’de hukuk, adalet, bunun işleyişi, ortaya çıkan bazı görüntüler, manzaralar bütün toplumumuzu derinden sarsıyor. Türkiye’de bir adalet krizinin, bir hukuk krizinin yaşanmakta olduğu çok açıktır. Vicdanlar sarsılıyor, maalesef. Türkiye’nin, hepimizin en yüksek değeri verdiğimiz, en kutsal kavramımız olan adalet ve hak kavramı maalesef çok ciddi biçimde bu son dönemde zedelenmiş bulunuyor. Değerli arkadaşlarım, Türkiye’deki hukuk, adalet uygulamalarının altında nelerin yattığını hepimiz çok iyi biliyoruz. Ortaya çıkan manzaraları her gün görüyoruz. Bakınız kısa süre önce ortaya atılan bir temel iddia, efendim Deniz Kuvvetlerinde amirallere suikast planlandı iddiası idi ve bu doğrultuda tutuklamalar yapıldı, davalar açıldı, belgeler çıkarıldı, suçlamalar yapıldı çok sarsıcı bir süreç Türkiye’de yargı düzeyinde işlemeye başlatıldı. Hatırlayacaksınız, bu çerçevede suçlanan bir yarbay, ikinci kez soruşturmaya konu olarak çağırılınca savcılığa bir mektup bıraktı ve intihar etti, Yarbay Ali Tatar intihar etti.
 
Değerli arkadaşlarım, bu intihardan 19 gün sonra, onun yazısı diyerek, onun elinden çıkan yazı diyerek ortaya atılan belge incelendi ve görüldü ki Ali Tatar’ın el ürünü değildir. Ali Tatar o notu, bütün bu suçlamaların temelini oluşturan notu o hazırladı, o yazdı diye bu suçlamanın hedefi olmuştu ve intihar etmek durumunda kalmıştı. Şimdi 19 gün sonra gerçek ortaya çıktı ki Ali Tatar’ın bu işle hiç ilgisi yokmuş. Değerli arkadaşlarım, peki Ali Tatar’ın değil ama oradaki teğmenlerin, teğmenler de tutuklandı o işle ilgili olarak, onların belki bu işle bir sorumluluğu vardır. Onların da tümünün parmak izleri alındı, tümünün el yazıları grafologlar tarafından incelendi görüldü ki o yazıyla o teğmenlerin de hiçbirinin ilgisi yoktur. Peki, değerli arkadaşlarım, o yarbayın da, o teğmenlerin ilgisi yok da o yazıyı oraya kim yazdı koydu? Kim yazdı da koydu, o yazı oraya nasıl girdi? O yazı, bakın bir hayatın kaybolmasına neden oldu, pek çok gencin büyük acılar çekmesine, mesleki geleceklerinin sarsılmasına neden oldu, pek çok ailenin ıstırabına neden oldu. Kim, niye yaptı bunu? Kim, neye yaptı değerli arkadaşlarım? Yani sizi öldürecek dedikleri amiraller, öldüreceği söylenen insanlarla gayet canciğer, dost, arkadaş, amir memur ilişkisi içinde, saygı, sevgi ilişkisi içinde, bir sorun yok, bir sıkıntı yok. “Bu seni öldürecek” diyorlar, öldürülecek olan öldürecek denilen kişinin ve ailesinin en yakın dostu, yanında, hiçbir böyle şey yok. Değerli arkadaşlarım, böyle bir hukuk olur mu? Ne olacak, yani şimdi bu Ali Tatar’ın hesabını kim verecek Allah aşkına, kim verecek değerli arkadaşlarım? (Alkışlar) Niye, o yarbayın intihar etmesine yol açan bir süreç işletildi?
 
Değerli arkadaşlarım, buna benzer bir sürü olay. Şimdi yaşanan olayların iç yüzü bakalım ne zaman ortaya çıkacak, o zaman ne olacak. Bir süre önce bu kozmik odada soruşturma yapan hâkimi izliyorlar, ona karşı işte bir takibat, izleme, belki de bir suikast hazırlığı içindedir diye gözaltına alınmıştı birileri o patateslerin çıktığı olay, ne oldu? Hiç böyle bir şey yok denildi, bırakıldı. Suikast girişiminden ne çıktı değerli arkadaşlarım? Ne çıktı? Hiçbir şey çıkmadı. Şimdi, bu manzaralar, tabii çok acıdır. Erzincan’da cumhuriyet kanunlarını uyguladığı için bir cumhuriyet savcısı Ergenekon sanığı olmuştur, cumhuriyet kanunlarını uyguladığı için Ergenekon sanığı olmuştur. Herkes çok iyi biliyor ki eğer o, iktidarı rahatsız eden cumhuriyet kanunlarını uygulamaya kalkışmasaydı ya da buradan Başbakan Yardımcısı telefon açıp kendisine talimat verdiği zaman başüstüne deyip o konuyu kapatmış olsa idi herkes biliyor ki, o kişi bugün Ergenekon sanığı değildi. Yani Ergenekon sanığı olmak, hükümetin istemediği görevi dâhi olsa, yasaların gereği dâhi olsa çalışmaları yapan insanların kaderi midir? Eğer böyle ise o ülkede hukuk saygısını ayakta tutmak kolay olur mu? Değerli arkadaşlarım, şimdi bu sorularla karşı karşıyayız. Kim bilir ne zaman şimdiki tutuklamaların yanlış olduğu gerçeği ortaya çıkacak. O gerçek ortaya çıkıncaya kadar acılar yaşanacak, ıstıraplar yaşanacak, bedeller ödenecek, kimisi intihar edecek, kimisi hastalanıp ölecek, kasası denilecek adamın cenazesini kaldıracak parası olmayacak.
 
Değerli arkadaşlarım, Ergenekon davası üç yılı tamamlamak üzere, birkaç ay sonra üç yıl tamamlanacak ortada hâlâ hiçbir sonuç yok. İddia var mahkûmiyet yok, iddianame var hüküm yok. Gizli tanık var, ucu açık iddianame var, imzasız ihbar mektubu var, telefon dinleme var ama hüküm yok. Kamuoyunu oluşturma var, kamuoyunda suçla hâline dönüştürme var ama somut, elle tutulur bir sonuç yok. Bunu doğal karşılamak mümkün mü değerli arkadaşlarım? Bu süreci seyretmek mümkün mü? Her birimizin tanıdığı var tanımadığı var, yani benim tanıdığım bu işten bir şekilde yakasını kurtarır ise ben bu davaya karşı ilgimi kaybetme hakkına sahip miyim? Yani kamuoyumuz bu konuyla ciddiyetle ilgilenmek durumundadır. Ne oluyor bu iş, bunu sormak durumundadır. Herkes için sormak durumundadır. Yani falan falan kişileri kurtardık, gerisi ne hâli varsa görsün diyemeyiz. (Alkışlar) Bu konularda tutarlı olmaya, ciddi olmaya ihtiyaç var. Sırtı pek olan, kendisine sahip çıkılan, belki belli koşullar altında rahatlayabilecek ama boynu bükükler, sahipsiz diye düşünülenler bu uygulamanın acı bedellerini ödemeye devam edecekler. Bu kabul edilebilir değildir. Kamuoyu olarak hepimiz, burada haksızlığa maruz kaldığını gördüğümüz herkesle ilgilenmeliyiz, herkesin haksızlığa maruz kalmış olabileceğini bir ilke olarak kabul etmeliyiz. Değerli arkadaşlarım, öyle bir noktaya geldik ki, herkes masum olduğunu ispat etmek zorunda. Hukukun 2000 yıllık temel kuralı, masumiyet esastır, iddia sahibi iddiasını ispatla mükelleftir. Şimdi, Türkiye’de bu değişti; suçluluk esastır, masumiyetini sen ispat edeceksin. Falanı tanıyor musun suçluluk gerekçesidir. Filanla buluştun mu? O filan da mahkûm olmuş değil, mahkûm olsa ne, olmasa ne ama birileri bir suç yanardağı hâline dönüştürüldü toplumda, onlarla teması olan, selamı olan, merhabası olan, telefon teması olan herkes de sanık ve suçlu durumuna yerleştiriliyor ve Türkiye de bunu seyrediyor. Değerli arkadaşlarım, böyle bir şey olmaz. Bakın size şunu söylemek istiyorum: Bugün Türkiye’de askerler tutuklanıyor diğerlerinin yanı sıra, işte asker tutuklanıyor, iyi oluyor, bu Türkiye’de sivil yönetimin güvencesidir, demokratikleşmenin bir aşamasıdır diye bir düşünce var. Yani üzerinde üniforma olan insanın insan haklarından sanki, temel haklardan sanki yoksun bırakılması mümkünmüş gibi bir anlayış da yerleştirilmek isteniyor. Bunlar çok yanlıştır. Bu son tutuklamalarla ilgili olarak şunu söylemek istiyorum: Türkiye’de bir darbe tehlikesini önlemek için askerler tutuklanmıyor, Türkiye’de zaten bir darbe tehlikesi olmadığı için askerler tutuklanıyor. (Alkışlar) Yani darbe tehlikesinin ortadan kalkması askerlere karşı bir suçlama yapmanın bedelinin olmayacağı duygusunun işliyor olması bu hukuksuzlukları yapma hakkını size verir mi? Kendinde bu hakkı görenleri toplum nasıl seyreder? Büyük hukuk cinayetleri işleniyor sevgili kardeşlerim, çok büyük hukuk cinayetleri işleniyor. Bunlara karşı toplum olarak gereken tepkiyi göstermeliyiz. Tepkiyi de sadece belli özelliği olan, yüksek niteliği olan insanlarla ilgili olarak değil, haksızlığa maruz bırakılmış olduğu anlaşılan herkesle ilgili olarak göstermeliyiz. (Alkışlar)
 
Değerli arkadaşlarım, bakınız Türkiye’de hukuk yıpranıyor. Neden yıpranıyor? İşte, bunlardan yıpranıyor. Bugün Türkiye’de DGM devam ediyor değerli arkadaşlarım. İşin özü budur. Bakın bütün bu uygulamaları özel yetkili savcılıklar ve mahkemeler götürüyor. Ne demek özel yetkili mahkemeler, savcılar? Hukuk bir bütün değil mi? Birilerine göre bu hukuk, birilerine göre başka hukuk; sanığa göre hukuk, suça göre hukuk. Değerli arkadaşlarım, objektif esası olacak, mahkemeler aynı olacak, herkes için aynı olacak. DGM bu çarpıklığı temsil ediyordu, mücadele edildi kaldırıldı, onun yerine özel yetkili ağır ceza savcılıkları ve mahkemeleri getirildi, temel yanlış budur. Şimdi, DGM olayı, nasıl yıprandı hukuk onu anlatmaya çalışıyorum. Gizli tanık… Gizli tanık olabilir, Amerika’da da gizli tanık var. Niye gizli tanık var? Çünkü mafya karşıda, işine gelmeyen ifadeyi veren bir tanığı öğrendi mi öldürüyor. Buna karşı sahiplenmek lazım. Türkiye’de iş çığırından çıktı. Türkiye’de bir hayati tehlike olduğu için değil, yaptığı tanıklıktan mahcup olacağı için, utanması gerektiği için insanlara gizli tanık diye imtiyaz veriliyor. (Alkışlar) Bu Ergenekon davasının temel taşlarından Danıştay cinayetiyle ilgili gizli tanığın kimliğini bütün Türkiye’ye ilan ettik, o arkadaş gizli tanık. Kız kardeşinin katili, yeğenini fuhuşa sevk etmekten mahkûm, cinayet işlemiş, her şey ortada, gizli tanık. Ne söyleyecek? Söylediği zaman kim tehdit edecek? Ne diye tehdit edecek onu? Gizli tanık… Erzincan’da gizli tanık, devletin yüksek makamında duran bir gizli tanık ifşaat yapıyor. Değerli arkadaşlarım, hukukun saygınlığını korumak lazımdır, hukukun ciddiyetini korumak lazımdır. Gizli tanık, imzasız ihbar mektupları, delil toplama değil delil imal etme faaliyeti hukuk içinde belli mercilerin görevi olabilir mi? Delil toplama, herkesle ilgili delil toplama, lehte de delil toplama, aleyhte de delil toplama. Hayır, delil imal etme. Onun için birilerine güvenip sen şunu söyle, seni tahliye edeyim. Sen gel şunu söyle, sana şu kolaylığı yaparım. Böyle hukuk olur mu değerli arkadaşlarım?
 
Değerli arkadaşlarım, bu tablo, bu hukuk tablosu mutlaka en kısa zamanda değiştirilmelidir. Bu temel sorunumuzdur, temel sıkıntımızdır. Böyle bir tablonun içinde iktidar en büyük sorumluluğu taşıyor, yani demin konuştuğumuz olaylar tahlil ettiğimiz zaman iktidara geliyor bağlanıyor. Başbakan Yardımcısı yürüyen bir davada telefon açıyor, “Tahliye et” diyor. İstanbul’da bir davanın hâkimi “Üzerimde kurumsal baskı var, ben bu işi götüremem” diyor. Habur’da yaşanan utanç verici manzaranın bir hâkim ayarlamasıyla yapıldığını ilgili taraflar çıkıp açıkça ifade ediyor. İktidar, hukuka tecavüz ederken suçüstü yapılmıştır değerli arkadaşlarım. (Alkışlar) Tablo budur, iktidar hukuka tecavüzden suçüstü olmuştur. Peki şimdi bu iktidar ne diyor? Bana bir anayasa değişikliği verin, yani marifeti bu, faaliyeti bu, uygulaması bu, içinde bulunduğu durum bu. Şimdi, bu iktidar çıkıyor diyor ki, ben bir anayasa değişikliği yapmak istiyorum. Şimdi, değerli arkadaşlarım, ben, gerçekten sekiz yıl sonra bu iktidarın giderayak, seçime bir yıl kalmışken, Türkiye’de bu büyük siyasi gerilim yaşanırken, hukuk çatışması yaşanırken, Danıştaylar, Yargıtaylar, Hâkimler Savcılar Yüksek Kurulları hepsi feryat ederken, iktidar-muhalefet bu konuları tartışırken, Meclis kavga ederken ben anayasa değişikliği yapacağım diye telaşla ortaya çıkmasının altında ne yatıyor? Sekiz yıl bu heyecanı bu hükümet duyması da şimdi 12’ye beş kala seçimin gözüktüğü, giderayak bir anayasa değişikliği ihtiyacı, arayışı içine niye girdi diye soruyorum ve cevabı veriyorum. Değerli arkadaşlarım, bakınız bu iktidar, hukukla çatışarak geldi, yani dokunulmazlık konusu bunun tipik olayıdır. Gelirken “kaldıracağız” dedi, hatırlarsınız, kaldırmadı. Hukukla çatışan bir iktidardır bu ama bu iktidar kendisinin işbaşında olduğu şu sekiz yıl boyunca durumu iyi kötü idare etti. Sekiz yıl boyunca iktidar olanaklarını kullanarak, işte bazen hâkim ayarlayarak, bazen savcıya telefon açarak, bazen işte “kurumsal baskı var, ben ayrılıyorum” diyen hâkimlere “Peki, git” diyerek, iktidar olanaklarını kullanarak hukuk karşısında kendini kollama şansını iktidarda olduğu için bu sekiz yıl boyunca kullanmıştır ama şimdi seçim geliyor. Seçim, bu iktidarın, bu kadronun elindeki o imkânların belki de ortadan kalkacağı bir sonuç verecek. Artık Adalet Bakanı kim olacak belli değil, Başbakan kim olacak belli değil, hükümet kim olacak belli değil, öyle bir tabloda bugünkü hukuki şaibeleri taşıyan, arkasında 608 fezleke olan bir iktidar, seçimi kaybettikten sonra acaba kendisini nasıl güvenceye alabilir sorusu bu iktidarı şimdi bu önümüze getirmeye hazırlandığı anayasa değişikliği, yargıyı şimdi kontrollerine alıp ona göre şekillendirecekleri, Hâkimler Savcılar Yüksek Kurulunu, yani yargının kalbini, beynini kendi denetimleri altına alacakları, Anayasa Mahkemesini, yani kendilerini belki Yüce Divan olarak yargılayacak olan Anayasa Mahkemesini kendileri için uygun bir hâle dönüştürebilecekleri bir anayasa değişikliğini giderayak, derhal kendilerini iktidar sonrasında güvenceye alabilmek için yapmak zorunda olduğunu düşünüyorum. (Alkışlar) Değerli arkadaşlarım, bu işin arkasında bu var, hiç hata etmeyin. Neymiş? Yargı bağımsız olsun istiyorlarmış, tarafsız olsun istiyorlar bunların hepsi hikâye. Hiçbir inandırıcı tarafı yok, hiçbir samimiyeti yok, çok net biliyoruz. Anayasayı değiştireceğiz, kendimizi ve geleceğimizi güvence altına alacağız, olay budur. Nasıl sağlayacağız? Siyaseti, yargı organlarını şekillendirir, kendimize göre mahkeme kurar hâle getirerek, siyasete bu imkânı sağlayarak, anayasaya bize bu imkânı vermesini sağlayarak. Bu iş bu amaca yöneliktir, kimse hata yapmasın, iktidarın içinde bulunduğu hukuk zafiyeti onları, hukuku kendilerine göre şekillendirme noktasına getirmiştir.
 
Değerli arkadaşlarım, tabii şunu insan soruyor: Ya, bu kimin projesi, bir anayasa değiştirilecek? Anayasa ülkenin en temel belgesi, tapusu, yani 72 milyonu ilgilendiren bir konu. Kim yapıyor bu anayasa değişikliğini? Memleketin bu konuda söz sahibi olan kurumları bu konuda katkı veriyorlar mı? Yargıtay, Danıştay, bütün hukuk kurumları bu işin zamanı değil. Elbette daha iyi bir anayasaya ihtiyacımız var, daha iyi bir anayasayı oluşturmalıyız ama bugün bu siyasi gerilimin, bu siyasi kavganın, bu siyasi telaşın içinde bu yapılamaz diyorlar. Barolar bunu söylüyorlar, gelmiş geçmiş saygın hukuk adamları, Yargıtay’ın onursal başkanları aynı şeyi söylüyorlar. AKP’ye anayasa değişikliği hazırlama görevi verilmiş olan heyetin içinden pek çok kişi, aman ha, bu ortamda olmaz, sakın ha bu işe kalkışmayın, anayasa önemli bir iştir diyorlar. Ama sadece AKP, sadece Başbakan, sadece bu iktidar, aman ha, önümüzde bir yıl var. Bu bir yılı anayasayı değiştirmek için kullanmak zorundayız diye değerlendiriyor ve bunun için çırpınıyorlar. Bu işin bu şekilde ele alınmasının, sekiz yıl geçtikten sonra şimdi giderayak ele alınmasının altında yatan temel anlayış, değerli arkadaşlarım, budur. Şimdi, bunlar, kendilerine göre hukuku işlettiler, Habur’da işlettiler, kendilerine göre hukuk. Yani anayasa göre hukuk değil, bizim Ceza Kanunumuza göre hukuk değil, Türkiye’nin pratiğine göre hukuk değil, AKP’nin kafasına göre hukuk işlettiler. Orada da işletiyorlar, belki başka yerlerde de işletiyorlar, onları da görüyoruz, biliyoruz. Değerli arkadaşlarım, iktidardan giderse böyle işletemez, işletemeyecek ve iktidardan giderse o hukuk Türkiye’nin, AKP’nin tecavüzüne maruz kalmış hukuku o zaman işleyecek ve gereğini yapacak, şimdi onu engellemeye çalışıyorlar. (Alkışlar)
 
Değerli arkadaşlarım, şimdi bunlar bir de çıkıp demiyorlar mı “Kimseye imtiyaz yok, adaletin karşısında herkes eşittir, herkes gelecek hesabını verecek. Kimse adaletten masum değildir, adaletin ulaşamayacağı noktada değildir.” Doğru da adaletin ulaşamadığı kimse yok, her yere ulaşıyor, bir tek Sayın Başbakana ulaşamıyor adalet, AKP’ye ulaşamıyor. Başbakan sen, “adalet herkese elini uzatır” diyorsun, sana adaletin uzatmasına niye izin vermiyorsun? (Alkışlar) Herkes hesabını verecek. Kimisi, olmayan hesabını da veriyor, verecek ama Sayın Başbakan sen de hesabını vereceksin. (Alkışlar) Türkiye’de kimseye imtiyaz yok. Ee Kandil’den gelip Habur’dan geçen PKK’lılar devlet protokolünde, valinin yanında devlet protokolünde bir aradalar. Bu adalet, bu hukuk. Hangi hukuk, ne hukuku bu? Değerli arkadaşlarım, bunları projesi kendilerini güvence altına alacağını düşündükleri, hukuk karşısında kendilerini güvence altına alacaklarını düşündükleri proje biz, devletin en kritik yargı organlarına şimdi giderayak kendi kadrolarımızı yerleştirelim, o kadrolar bizi korusun, yarın korusun, iktidardan uzaklaştıktan sonra korusun. Bunun yolu ne? Siyasetçilere seçtirelim. Yani HSYK’ya ve Anayasa Mahkemesine siyasetçiler adam seçecekler, yani HSYK RTÜK olacak, Radyo Televizyon Üst Kurulu. Oraya nasıl yerleştiler, yerleştirdiler, şimdi HSKY da yerleştirecekler, ondan sonra rahat. Değerli arkadaşlarım, bunun hukukla ne ilgisi var? Türkiye’nin gerçek adalet sorunlarıyla bunun ne ilgisi var? Bunun neye yönelik olduğu çok açık. Bu, kendilerini güvence altına almaya yöneliktir, bunun ötesinde de hiçbir anlamı yoktur.
 
Değerli arkadaşlarım, Türkiye’de bu anayasa tartışması çok temel bir konudur. Bunu hep beraber tartışacağız. Mecliste şimdi anayasayı değiştirecekler. Kim değiştirecek? AKP ile BDP. Bu ikisi de Anayasa Mahkemesi tarafından mahkûm edilmiş olan iki parti, ikisi de mahkûm edilmiş, şimdi bu ikisi ele ele verecekler ve yeni anayasayı tanzim edecekler. O anayasa göre Anayasa Mahkemesini tanzim edecekler ve sonra o anayasa mahkemesi bizim hakkımızda ne gerekiyorsa yapsın diyecekler ve bu da hakkın, adaletin, özgürlüğün, demokrasinin icabı olacak. Değerli arkadaşlarım, bu Mecliste 550 milletvekili var, 608 soruşturulması gereken dosya var, hesabı sorulamamış 608 dosya var. Şimdi, kendisi hesabını vermemiş olanlar, kendisinden hesap soracak olanları tayin edecek getirilen düzenlemeyle, yani Anayasa Mahkemesini, diğer hâkimleri şekillendirecek olan HSKY’yı kim seçecek? Hesabı sorulmamış 608 dosya. Değerli arkadaşlarım, böyle bir şey olur mu? Yani bu kadar saçma, bu kadar insafa, akla, mantığa, sağduyuya sığmayan kör gözün parmağına bir anayasa değişikliği olur mu? Ana muhalefet yok, muhalefet partisi yok; DBT ile AKP kafa kafaya vermişler, yandaş medyayı da yanlarına almışlar, yandaş yargı yaratıverecekler, Türkiye de seyredecek bunu. (Alkışlar)
 
Değerli arkadaşlarım, bunu parlamentoda müzakere ettikleri zaman hepimiz görevimizi yapacağız, Türkiye’ye anlatacağız bunun altında ne yatıyor, amaç nedir, neye hizmet edecek bunu anlatacağız ve öyle gözüküyor ki bu iş referanduma gidecek, referanduma gittiği zaman da millete anlatacağız. Tabii referanduma gitsin diye beklemeyeceğiz, şimdiden millete anlatacağız. Millet gerçeği bilsin, hepimiz görevliyiz, bu gerçekleri anlatalım, yapılmak istenenin Habur hukukunu anayasa taşımak anlamına geleceğini, Habur’da ayarlayarak yaptılar, şimdi ayarlamaya gerek kalmadan anayasada yapacaklar. Buna izin verilemeyeceğini, yolsuzlukların hesabını vermemiş, dokunulmazlıkların arkasına saklanan bir siyasi heyetin, yargıyı, bağımsız yargıyı kendi hesabına, çıkarına göre tayin etmesine göz yumulamayacağını millete anlatacağız. Değerli arkadaşlarım, bu konu Türkiye’nin gündemindeki madde değildir, anayasa değişikliği AKP’nin demin anlattığım şartlar içindeki seçime doğru yaklaşan gündemindeki maddedir. AKP’nin gündemidir, halkın, milletin gerçek gündeminde böyle bir mesele yoktu
 
Kemal SAĞ Facebook Sayfası
Yeni Adana Gazetesi
Merhaba Gazetesi
Radyo Seyhan
Kanal A
Ekspres Gazetesi
Serbes Haber
Adana Haber Net
Adana Haber
Haberler.Com
TBMM
 
 
Online : 25 , Ziyaretçi: 1063529 , Sayfa gösterimi: 8787196Yönetim