Genel Başkan TBMM Grup Konuşmaları 09.02.2010

-''SEN TEKEL'İ SATTIN DİYE, ONUN İÇİNDE ÇALIŞANLARI DA MI SATTIN SANIYORSUN''

-“HAKKINI YEDİRMEK İSTEMEYEN TEKEL İŞÇİSİNE SEN DÜNYAYI DAR EDECEKSİN. BİR BAKAN DA 'TEKEL İŞİNE ŞEYTAN KARIŞTI' DİYOR. İŞİN İÇİNDE ŞEYTAN VARDA ONUN NE OLDUĞUNU BİLMEK LAZIM, BİZ O ŞEYTANI BİLİYORUZ”
 
-“İŞİN İÇİNE ŞEYTAN KARIŞMIŞ, PKK VARMIŞ. PKK VARSA SENİN İŞİN NE? İŞÇİ ARKADAŞLARIN MÜCADELESİNİN İÇİNDE PKK OLSAYDI, HABUR'DA PKK'LILARI KARŞILADIKLARI GİBİ ALAY-I VALA İLE KARŞILARLAR. NE İSTİYORSUNUZ DİYE SORARLAR, AYAKLARINA MAHKEME BİLE GÖNDERİP İŞLERİNİ HALLEDERLERDİ ÖYLE OLSAYDI.. BÖYLE YAPMADIKLARINA GÖRE PKK'LI YOK''
 
-“SORUN ANAYASADAN ÖNCE, O ANAYASAYI UYGULAMAK DURUMUNDA OLANLARIN  ZİHNİYETİDİR, ANLAYIŞIDIR, DÜŞÜNCESİDİR. SİZ DESPOTSANIZ HİÇBİR ANAYASA SİZİ DEMOKRAT YAPAMAZ.''
 
-''ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ GÜNDEMDEN ÇIKMIŞTIR. DEĞİŞİKLİK KONUSUNDAKİ TEREDDÜTÜN ALTINDA BAŞBAKANIN İFADE ETTİĞİ GİBİ AKP GRUBUNUN PARLAMENTODA 330'ÜN ÜZERİNDE OY TOPLAMA KONUSUNDA GÜÇLÜKLE KARŞILAŞACAĞI İDDİASI YOKTUR.330’U BULABİLİRLER. ANCAK AKP, ARTIK HERHANGİ BİR KONUYU REFERANDUMA GÖTÜRECEK DURUMDA DEĞİLDİR”

-“PARLAMENTODA 330'U  BULMALARI İMKANSIZ DEĞİLDİR, AMA REFERANDUMDA YÜZDE 50'Yİ BULMALARI İMKANSIZDIR. BU GERÇEĞİ KAVRAMAYA BAŞLAMIŞLARDIR. VE BUNU GÖZE ALAMAMIŞLARDIR''

-“AKP KADROLARININ ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ KONUSUNDAKİ İDDİALARININ, MİLLETİN İHTİYAÇLARINDAN ÇOK, KENDİ SIKINTILARINI ÇÖZMEYE, KENDİ DÜNYA GÖRÜŞLERİNİ TÜRKİYE'YE DAYATMAYA YÖNELİK ARAYIŞ İLE İLGİLİDİR HUKUKUN ARKASINDAN DOLANABİLMEK İÇİN BİR ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ İSTEDİKLERİNİ BİLİYORUZ”
 
-“DOKUNULMAZLIK SORUNUNA İNANDIRICI VE DÜRÜST BİR YAKLAŞIM ORTAYA KONMADAN TÜRKİYE'DE DEMOKRATİKLEŞME KONUSUNDA HİÇBİR CİDDİ ADIMIN İNANDIRICI OLMASI MÜMKÜN DEĞİLDİR. ÇÜNKÜ MECLİSTE 550 MİLLETVEKİLİ AMA 608 FEZLEKE VARDIR”
 
-''TÜRKİYE'DE KILIK KIYAFETLE İLGİLİ BİR KONUYU KONUŞACAKSAN, EŞİNİN ÜZERİNDEN KONUŞMAYACAKSIN, EŞİNE YÖNELİK HATIRALARI ANLATARAK, ÜZÜNTÜLERİ KAMUOYUNA YANSITARAK  BİR MAĞDURİYET PSİKOLOJİSİ İNŞA ETME, BİR MERHAMET TALEBİNDE  BULUNMA KONUMUNA GELİRSEN, O ZAMAN SİYASİ TARTIŞMAYA ÇOK YANLIŞ BİR BOYUTU BİZZAT SEN KATMIŞ OLURSUN'' 
 
-''EŞİMİZİ, AİLEMİZİ, YAKINLARIMIZI SİYASET ZEMİNİNE TAŞIMAYACAĞIZ. BAŞKALARI, RAKİPLERİMİZ BİZİMKİLERİ TAŞIMAYACAK, BİZ DE İŞİMİZE YARAR DİYE UYGUNDUR DİYE KENDİ EŞİMİZİ, YAKINIMIZI SİYASET SAHNESİNE TAŞIMAYACAĞIZ. TAŞIRSAK İŞTE O ZAMAN O DA SALDIRIYA HEDEF OLMAYA BAŞLAR, EŞİNE EN BÜYÜK HAKSIZLIĞI SEN YAPMIŞ OLURSUN''
 
-“BİZİM BİLDİĞİMİZ FAKAT ŞU ANA KADAR HİÇ SÖYLEMEDİĞİMİZ BİR BAŞKA OLAY VAR. BU SAYIN BAŞBAKAN'A FRANSIZ DEVLET BAŞKANI'NIN LİSANI MÜNASİPLE BİR DEVLET ZİYARETİ SIRASINDA 'EŞİNİ BURAYA GETİRME' DİYE MESAJ GÖNDERMİŞ OLMASIDIR”
 
-“JACQUES CHİRAC, SAYIN BAŞBAKAN'A SADECE KILIĞI KIYAFETİ DOLAYISIYLA BU YAPACAĞI DEVLET ZİYARETİNDE 'EŞİNİ GETİRME' MESAJINI VERDİ. BUNU BİLİYORUZ. BUNU BİR GÜN DİLE GETİRİP, ŞİKAYET KONUSU YAPTIK MI? BU BİZİ DE RENCİDE ETTİ, RAHATSIZ ETTİ. NE SUÇLAMA KONUSU, NE SİYASİ TARTIŞMA KONUSU YAPTIK”
 
-“ŞİMDİ SEN NE AÇIYORSUN BU DEFTERLERİ? SEN ÜLKENİN YÖNETİMDEN SORUMLUSUN, SEN AĞLAYACAK, ŞİKAYET EDECEK, MERHAMET TALEP EDECEK NOKTADA DEĞİLSİN. SEN SORUNLARI ÇÖZECEK NOKTADASIN. ÇÖZEBİLDİĞİNİ ÇÖZERSİN, ÇÖZEMEDİĞİNİ İSTİSMAR ETMEZSİN. HEM ÇÖZEMEM HEM İSTİSMAR EDERİM, BU YAKIŞMAZ. ÇÖZ KARDEŞİM, ÇÖZ... AĞLAYACAĞINA ZAMANINDA ÇÖZ, ÇÖZEMİYORSAN DA SUS.''      
 
-“AKP’NİN TALTİF EDİLMİŞ BİR MENSUBUNUN BİRİNE 'PEYGAMBER' DEMESİNİN, İNANÇLA, DİNLE, İMANLA, İSLAMİYETLE BİR İLGİSİ OLABİLİR Mİ?”
 
''PEYGAMBER BU MİLLETİN PEYGAMBERİ, BİR SİYASİ PARTİNİN DEĞİL. SADECE TÜRKİYE'NİN, İSLAM ALEMİNİN DEĞİL, PEYGAMBERLERE SAYGI GÖSTEREN BÜTÜN İNANÇ SAHİPLERİNİN PEYGAMBERİ. BÖYLE BİR ULVİ SEMBOLE, ŞAHSİYETE 'FALAN KİŞİ, ADETA ODUR' DEDİĞİN ZAMAN, O İNSANI EZİP PERİŞAN ETMİŞ OLMAZSIN AMA HERKESİN PEYGAMBERİNE EN BÜYÜK SAYGISIZLIĞI YAPMIŞ OLURSUN''
 
-“BU YANLIŞ, ANCAK YANLIŞ, BU KİŞİLERİN ZİHNİYETİNDE, ANLAYIŞINDA. KISA BİR SÜRE ÖNCE BİR BELEDİYE BAŞKANI ''HERKES ERDOĞAN'A İKİ REKAT ŞÜKÜR NAMAZI KILSIN'' DEDİ. NAMAZ SİYASETÇİYE DEĞİL, ALLAH'A KILINIR. ŞU HADDİNİ BİLMEZLİĞE, ÖLÇÜSÜZLÜĞE, İSTİSMARA BAKIN. BU KONULAR SİYASETTE EĞER İŞLETİLİR, KULLANILIR, DEĞERLENDİRİLİR, HİMAYE GÖRÜRSE, TEPKİYİ DE BERABERİNDE TAHRİK EDER. BU DİNE SAYGI MI? DİNE, PEYGAMBERE EN BÜYÜK SAYGISIZLIK. BÖYLE BİR NAMAZ KILMA TEKLİFİNİN, MÜSLÜMANLIK İLE İZAH EDİLİR TARAFI VAR MI?”
 
-''BİRİSİ DE MECLİS’TE ÖZEL ODAYA GİRİYOR. ALİ KIRAN BAŞ KESEN, MECLİSİN EFESİ, GELMİŞ TALİMAT VERİYOR. SEN ONU KADIN DİYE SAHİPSİZ Mİ ZANNETTİN?''
 
-“O KİŞİ DİYOR Kİ; 'MECLİS BAŞKANVEKİLİ İSTERSE, ÖZÜR DİLERİM' ÖZÜR DİLEMEK, SİPARİŞLE, TALEPLE OLMAZ. SENİN VİCDANIN, AHLAKIN, İLKELERİN, YANLIŞ YAPTIĞINI SANA SÖYLÜYOR DA SEN ÖZÜR DİLİYORSAN O BAŞKA ŞEYDİR. AYRICA,DEDİKODU YAPTIĞIN KİŞİYE KARŞI VİCDANİ SORUMLULUK HİSSETMİYOR MUSUN, İTHAMINI KANITLAYABİLİR MİSİN, OLMADIĞI HALDE O İFTİRAYI YAPMAYI, VİCDANINDA NASIL TAŞIYABİLİYORSUN?''
 
-''BU HÜKÜMETİN SIFIR İHTİLAF KONUSUNDA DIŞ POLİTİKA ANLAYIŞININ BİZİ GETİRDİĞİ EN SON NOKTA, ERMENİSTAN KONUSUNDA TAM BİR FİYASKODUR, TAM BİR PERİŞANLIKTIR''
 
-''İKTİDARIN UYGULADIĞI YANLIŞ ERMENİSTAN POLİTİKASININ BEDELİNİ, DOĞALGAZ FATURASINI ÖDEYEMEYEN VATANDAŞIM SIRTLAYACAK''
 
-“BEN 'DOĞALGAZ ZAMMI GELİYOR, GELİYOR' DEDİKÇE, 'BAYKAL SÖYLÜYOR YAPMAYACAĞIZ' DEDİLER. YİNE BEN 'GELİYOR' DEMEYE DEVAM EDİYORUM. İNŞALLAH BU AY DA YAPMAZLAR DA VATANDAŞA KIŞI GEÇİRTMEYİ BAŞARIRIZ, BENİM DE DERDİM O. AMA GELİYOR, GELECEK”
 
İletişim Koordinatörlüğü (Ankara)- Genel Başkan Deniz Baykal CHP Grubu’nda Başbakan Erdoğan’a “Türkiye'de yaşanan gerilimin tek sebebi sensin” dedi ve güncel olayları şöyle değerlendirdi;

CHP GENEL BAŞKANI DENİZ BAYKAL’IN; 09.02.2010 TARİHİNDE GRUP GENEL KURUL TOPLANTISINDA YAPTIĞI KONUŞMA

CHP Genel Başkanı Deniz BAYKAL – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri, sevgili vatandaşlarım; hepinizi saygıyla selamlıyorum, hoş geldiniz. Bir kez daha grup toplantımızda bir aradayız. Yoğun bir gündemimiz var, önemli gelişmeler yaşanıyor, bütün bunları birlikte değerlendireceğiz.
 
Bugün yine kapsamlı bir gündemle karşı karşıyayız. Değinmemiz gereken çok önemli konular var. Tabii kısa bir süre önce Mecliste yaşanan olaylar, o olayların arkasında yatan gerçekler, anlamı ve o olayların değerlendirilmesi öncelikle önemli bir konu olarak önümüzde duruyor. Yine aynı şekilde hiç şüphe yok, Cumhuriyet Halk Partisinin iktidar programıyla ilgili olarak yapmaya başladığı açıklamalar toplumda çok büyük bir ilgi ve destek yarattı. İktidar çevreleri bundan çok rahatsız oldular. Bu konudaki anlayışımızı daha bir netleştirme ihtiyacımız var, ona katkı yapmaya çalışacağım. Tabii Tekel işçilerinin mücadelesi, bulunduğumuz aşamada ortaya çıkan tablo, iktidarın bu olay karşısında içine girdiği tutarsız ve ilkesiz tavır, korkutmaya, yıldırmaya, tehdit etmeye yönelik tavrı, buna karşılık toplumun sahip çıkıyor olması bu konuya üzerinde durmamız gereken ana konular, bunlara gireceğim. Ama onlara girerken önemli olduğunu düşündüğüm bazı gelişmelere dikkatinizi çekmek istiyorum.
 
Sayın Cumhurbaşkanı Hindistan’a giderken Anayasa değişikliği açılımının artık bir kenara bırakılması gerektiğini ifade etti. Bunu çok önemli bir tespit olarak görüyorum. Hatırlayacaksınız, burada geçen hafta, ondan önceki buluşmalarımızda ve grup toplantısı dışında yaptığım açıklamalarda aynı noktaya dikkati çekmiştim. Artık anayasa değişikliğinin anlamını kaybettiğini, bunun takip edilemeyeceğini, iktidarın anayasa değişikliğini takip etme konusundaki iradesinin artık sürdürülemeyeceğini gördüğümü ifade etmiştim. Anayasa değişikliği konusundaki bu tereddüdün altında sadece parlamentoda 330’un üzerinde bir oy toplama konusunda AKP Grubunun güçlükle karşılaşacağı, o nedenle bu konuda bir tereddüt içine iktidarın girdiği Başbakan tarafından ifade ediliyor. Bu benim değerlendirmeme göre geçerli değildir, olay bu değildir. Parlamentoda 330’u bulmaları imkânsız değildir, ama millette referanduma gittikleri zaman yüzde 50’yi bulmaları imkânsızdır. (Alkışlar) Bu gerçeği kavramaya başlamışlardır ve bu olasılığı göze alamamışlardır. Bunun böyle olacağını ben haftalar önce söylemiştim, boş sözdür bu, meydan okumadır, bunu göze alabilecek bir durumda olmadıklarını anlayacaklardır ve anayasa değişikliği artık bir kenara itilecektir demiştim. Şimdi gelişmeler, Sayın Cumhurbaşkanının ifadesiyle de netlik kazanmıştır. AKP, artık bir referanduma herhangi bir konuyu sürebilir noktada olmaktan çıkmıştır. Bu gerçek, önümüzdeki dönemin anlaşılması bakımından fevkalade önemlidir. Anayasa değişikliği tabii çok önemli bir konudur. Bizim de Anayasa değişikliğiyle ilgili çok ciddi hazırlıklarımız var, ciddi projelerimiz var, onları yaşama geçirmek istiyoruz ama bugünkü parlamento yapısı içinde Türkiye’nin gerçek ihtiyaçlarına cevap verecek gerçekten demokratik, gerçekten hukuka saygılı, gerçekten ülkenin milli ihtiyaçlarına cevap verecek bir anayasa düzenlemenin mümkün olmadığını görüyoruz, çok açık bir gerçek. Bunu ifade ediyoruz ve AKP kadrolarının anayasa değişikliği konusundaki iddialarının milletin, toplumun ihtiyaçlarından çok kendi sıkıntılarını çözmeye yönelik, kendi dünya görüşlerini Türkiye’ye dayatmaya bir arayışla ilgili olduğunu ifade ediyoruz. Hukuku etkisiz kılmak için, hukukun arkasından dolanabilmek için bir anayasa değişikliği istediklerini biliyoruz, hiçbir şekilde dokunulmazlıkların kaldırılmasına yönelik bir anlayış içinde olmadıklarını biliyoruz, üniversite yönetimlerini demokratikleşme doğrultusunda bir arayış içinde olmadıklarını biliyoruz, o nedenle bir anayasa değişikliği konusunda onlarla bir anlayış birliği içine girmemiz olağanüstü güçtür. Geçenlerde ifade ettim, Mecliste 550 milletvekili var, 608 fezleke var Mecliste, yani 608 dosya milletvekilleriyle ilgili olarak yargının değerlendirmesini bekliyor, ama yargı harekete geçemiyor, adım atamıyor. Niçin? Çünkü milletvekilinin dokunulmazlığı var. Peki, böyle bir dokunulmazlık Avrupa’da var mı? Fransa’da var mı, İngiltere’de var mı, İtalya’da var mı, Yunanistan’da var mı, herhangi bir Batı Avrupa ülkesinde var mı? Hayır, yok. Bu kadar demokrasi lafı ediyorsunuz, bir de küçük bir dokunulmazlık taahhüdü yapıverin, iğneyi de kendinize batırıverin. (Alkışlar)
 
Değerli arkadaşlarım, dokunulmazlık sorununa inandırıcı, kararlı, dürüst bir yaklaşım ortaya koymadan Türkiye’de demokratikleşme doğrultusunda hiçbir ciddi adımın inandırıcı olması mümkün değildir. İlk şart, önce milletvekili olarak hesabını vermeye hazır olduğunu ortaya koyacaksın. Onun dışında bunu saklamaya kalktın mı attığın her adım inandırıcı olmaktan uzaktır, aldatmacaya yöneliktir. Evet, yani bu gerçek ortaya çıkmıştır. Sayın Cumhurbaşkanı “Tarihi bir fırsattır” diye üzüntüsünü ifade ediyor bu konuda. Sayın Cumhurbaşkanı tarihi fırsatları yakalama konusunda hepimizden daha yetenekli gözüküyor. Sık sık Türkiye’nin önündeki tarihi fırsatları bize müjdeliyor ama ne yazık ki şu anda kadar o tarihi fırsatların altından milleti mutlu edecek herhangi bir şey çıkmış değildir. Yani Kürt açılımı için de “tarihi bir fırsattır” diyordu. Açılımın Türkiye’yi nereye getirdiğini gördük. Ermeni açılımı için yine “Tarihi bir fırsattır” diyordu, onun Türkiye’yi nereye getirdiğini gördük. Anayasa değişikliği konusunda da” tarihi bir fırsatı kaçırdık” diyor. Üzülmesin Sayın Cumhurbaşkanı, o tarihi fırsatı, inşallah, günü geldiği zaman bu milletimiz yakalayacaktır ve Cumhuriyet Halk Partisi olarak biz de gereğini yapacağız. (Alkışlar)
 
Tabi bu konuları konuşurken Sayın Cumhurbaşkanı, anayasa yapma konusunda uzlaşma ihtiyacının altını çiziyor. Haklıdır, doğrudur ama Türkiye’de uzlaşma konusundaki ilk büyük temel yanlış, hatırlatmak zorundayım, Cumhurbaşkanı seçimiyle ilgili konuda olmuştur. (Alkışlar) Yani siz, kendi seçiminiz söz konusu olduğu zaman “seçecek parlamento çoğunluğu elimizde var ya da anayasayı değiştirecek parlamento çoğunluğu elimizde var biz yaparız ve bu uzlaşma olsa da olmasa da inandığımız doğrultuda yürürüz” diye yola çıkarsanız bu memleketin en çok uzlaşmayı araması gereken noktada Cumhurbaşkanlığı konusunda bir uzlaşma ihtiyacını yok sayarsanız ve kendi iradenizi oraya dayatırsanız, sonra uzlaşma olmadığı için anayasa yapamıyoruz dersiniz, sonra Türkiye’de toplum birbirine düşmeye başladığı zaman herkes birbirine bakar, ya burayı kim toplayacak, nasıl toplayacak, siyasi tarafları bir araya getirip kim etkili olacak diye aramaya başlarsanız, millet çıkar içinden der ki, ya, Türkiye’ye bir ombudsman lazım, ombudsman olsa da Türkiye’deki ihtilafları yukarı düzeyde bir araya getirse dersiniz. Aslında o ombudsman işte Cumhurbaşkanının ta kendisidir. (Alkışlar) Eğer uzlaşmayla seçilmiş olsaydı işte o ombudsman olurdu. Şu Türkiye tablosunda ülkeyi kucaklayacak bir anlayış ortaya çıkardı. Bakın söz buraya gelmişken son günlerdeki rektör atamalarıyla ilgili olarak ortaya çıkan manzaraya da değinmek istiyorum.
 
Değerli arkadaşlarım, bakınız, Sayın Cumhurbaşkanı son dönemde 14 rektör atadı ki, bu atamaların tümü üniversite öğretim üyelerinin tercihlerinin dışında oluşturulmuştur. Yani seçim yapılmıştır, oylama yapılmıştır, oylama sonucunda adaylar sıralanmıştır, fakat Sayın Cumhurbaşkanı rektör atarken bu seçimleri hiç dikkate almamıştır, üniversitenin iradesini yok saymıştır, tercihini yok saymıştır, uygun gördüğü kişiyi atamıştır.
 
Değerli arkadaşlarım, bu atamaların en dramatik sonuç doğuranı Bolu’daki İzzet Baysal Üniversitesinde gerçekleşmiştir. İzzet Baysal Üniversitesi biliyorsunuz, o bölgenin yetiştirdiği çok değerli, çok saygıdeğer bir büyük iş adamının, rahmetli İzzet Baysal’ın bağışlarıyla bir üniversitenin kurulması sağlanmış, sonra bu üniversite bir vakıf üniversitesi olarak devam etmek istememiş, tamamen özel kaynaklarla kurulduğu hâlde kurulduktan sonra üniversiteyi devlete bağışlamış, devlete emanet etmiş, ben kurdum üniversiteyi, bak burada bir de vakıf var, bu vakıf da bu üniversiteye daima maddi bakımdan yardımcı olacak, bütün gelirleri üniversiteye tahsis edilmiştir vakfın ama bunu devlet üniversitesi olarak siz yönetin demiş ve devlete bunu teslim etmiş, emanet etmiş. Geçenlerde, bu üniversitede sonradan bir devlet üniversitesine dönüştüğü için, rektör ataması konusunda bilinen usul uygulandı. Bu uygulanırken öğretim üyelerinin yaptığı sıralamayı YÖK’ün değiştirmesi üzerine, bu vakfın sayın başkanı, rahmetli İzzet Baysal ailesinin büyüğü Sayın Cumhurbaşkanına mektup yazdı. Bakın bu mektubu sizin ve kamuoyumuzun bilgisine sunmak istiyorum:
 
“Sayın Cumhurbaşkanım, vakfımızın kurucusu rahmetli amcam İzzet Baysal hatırlayacağınızı sandığım gibi 2000 yılında vefat ettiğinde doğup büyüdüğü ve ilk feyzini aldığı, çok sevdiği ana baba toprağı Bolu’suna hem bir üniversite kazandırabilmiş olmanın hem de yüce Meclis tarafından bu üniversiteye isminin verilmesi mutluluğunu ve gururunu yaşamıştı. Takdir edersiniz ki bu Cenabı Hakkın her faniye nasip etmeyeceği bir lütuf olmuştu. Vefatından sonra bu vakfın mütevellileri onun vasiyeti ve arzuları doğrultusunda hizmetlerimizi aynı şevk ve hızla devam ettirmekteyiz. Onun vefatında eğitim ve sağlık alanında devletimize armağan edilen tesislerin sayısı 106 olmuştu. 2011 yılında açılışını siz Sayın Cumhurbaşkanımızla yapabilmeyi ümit ettiğimiz Abant İzzet Baysal Üniversitesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Hastanesi ile bu sayı 127’ye ulaşmış olacaktır. Rahmetli amcamın en büyük arzusu ismini taşıyan bu devlet üniversitesinin başarılı olması ve ülkeye faydalı evlatlar yetiştirmesi idi. Bu nedenle biz, vakfının emanetçileri de onun sağlığında yaptığı gibi vakıf gelirlerimizin tümünü bu kurumun daha iyiye gitmesine seferber etmiş bulunmaktayız. Takdir edilecektir ki, bu işe ancak üniversite rektörlüğüyle sıkı iş birliği içinde olmamızı gerektirmektedir. Üç gün önce bu üniversitede yeni rektörlük seçimleri yapıldı. Neticesi mevzuat gereği YÖK tarafından yakında değerlendirilecek ve sizin takdirinize arz edilecektir. “Daha YÖK değerlendirmeyi yapmamış. “Her şeyini karşılıksız olarak devletine veren vakfımız için siz devlet başkanımızın vereceği karar muhakkak ki üniversite için en hayırlı karar olacaktır. Ancak şunu bilmenizi isteriz: Rektör Prof. Dr. Atilla Kılıç’ın son dört yıllık dürüst, çalışkan, yapıcı ve girişimci yönetiminde bu devlet üniversitemiz şimdiye kadar göremediğimiz bir atılım ve gelişim sergilemiş, bu nedenle biz, tüm vakıf mütevellilerinin takdirini kazanmıştır. Üniversitedeki akademisyenlerce de son yapılan seçimde birinci sırada yer almış olması bu başarının kurumun esas söz sahiplerince de onaylandığının göstergesi olmuştur. Sayın YÖK Başkanlığı tarafından sizin takdirinize arz edilecek listede hiç tahmin etmememize rağmen bir sıra değişikliği yapılmış olursa, hasbelkader kendinden sonra ben yeğenini ataması nedeniyle hâlen başkanlığını yaptığım vakıf adına bana bu değişikliğin doğru olmadığını anlatabilme fırsatı vermenizi…”YÖK değiştirirse o listeyi çağırın beni de size bir on beş dakika anlatayım diyor. “…ve 15 dakikalık bir görüşme lütfetmenizi takdirlerinize ve tensiplerinize sunuyorum” diyor. Muhtemel bir tehlikeye karşı, aman ha deme fırsatını bana verin, ben size anlatayım olayı diyor. Anlatacağı şeyler daha sonra anlaşıldı.
 
Şimdi, değerli arkadaşlarım, bir süre sonra yine basınımızda bu konuda çıkan bir yazı, “Baysal ağladı. Gül’ün yeni rektör atamasına gözyaşlarıyla tepki gösterdi. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, önceki gün Abant İzzet Baysal Üniversitesi Rektörlüğüne Prof. Dr. Hayri Coşkun’u rektör olarak atadı. İzzet Baysal Vakfı Başkanı, merhum İzzet Baysal’ın yeğeni Ahmet Baysal bir basın toplantısı düzenleyerek atamaya tepki gösterdi. Önce vakfın mütevelli heyeti üyesi Mustafa Yaman, Baysal adına yazılı açıklamayı okudu. Yazılı açıklamada şu ifadelere yer verildi: “Bugün iktidardaki partinin siyasi ideolojisi hâlâ birçoklarımıza hatta Anayasa Mahkemesince bile açıklığa kavuşmuş değildir. Bilhassa hepimizin dört elle sarılıp korumak mecburiyetinde olduğumuz laiklik ilkesi konusunda şüphelerimiz silinmiş değildir. Bu üniversitede Sayın Erbakan’ın döneminde yaşananları tüm içtenliğimizle unutmak istememize rağmen aynı siyasi çizgiden gelen bugünkü iktidarın, Anayasamızın teminatı altındaki tüm özel kurumlarda söz sahibi olma gayretleri tedirginliğimizin sürmesine neden olmaktadır.” Bunlar yazılı olarak açıklanmış, daha sonra söz alan Ahmet Baysal zaman zaman gözyaşları dökerek şöyle konuşmuştur:
 
“Vakıf Başkanına Cumhurbaşkanından 15 dakikalık görüşmenin çok görülmesi ben çok üzdü. Bunu kınıyorum. Dış gezileri de yoktu. Lütfetseler uçarcasına yanlarında olurdum. Beni daha fazla üzen nokta İzzet Babaya yapılan saygısızlıktır. Artık üzüntüleri kenara bırakmamız zamanıdır. Elbirliğiyle çalışacağız, devletin başı siyasetin girmesini önleyecek kişidir üniversiteye. Siyasiler, bir adayı desteklemişlerdir. O aday benim gözümde siyasilerin adayıdır.” (Alkışlar) Bu, seçimden önce üniversitede sıralamada geride olduğu hâlde ön plana geçirilen kişi AKP milletvekilleriyle üniversitede gösterişli yemekler yemiştir. Bu olaylar üniversiteyi üzmüştür, sarsmıştır ve daha sonra atamada bu çizgi de ortaya çıkmıştır. Şimdi uzlaşma, anayasa değişikliği toplumda, anayasayı yapma fırsatının kaçırılmış olması konusundaki üzüntü beyanları ne anlama geliyor değerli arkadaşlarım? Yani nedir onlar? Anayasa mı size o sıralamayı bozun, o üniversiteyi kuran insanların, o üniversitede görev yapan hocaların tümünün aman, dokunmayın, bu iyi bir rektördür dediği hâlde, hayır, benim örgütüm, benim partizanlarım, milletvekillerim onu değil bunu istiyor diye değiştirme yapmanızı zorunlu kılan elinizdeki 82 Anayasası mı, o anayasadan dolayı mı yapamıyorsunuz, yoksa kafanızdaki demokrasiye bir türlü alıştıramadığınız anlayışınız dolayısıyla mı? (Alkışlar) Bu olayla bir kez daha ortaya çıkmıştır ki sorun anayasadan önce o anayasayı uygulamak durumunda olanların zihniyetidir, anlayışıdır, düşüncesidir. Siz despotsanız hiçbir anayasa sizi demokrat yapamaz. (Alkışlar)
 
Değerli arkadaşlarım, bu geçen haftanın unutulmaması gereken bir temel olayıdır. Buradan çıkarılacak ibret dersi vardır. Olay budur işte, olay budur. Fırsat buldunuz mu, elinize güç geçti mi, yetki sizin lehinize çalıştı mı hak, adalet, insaf, insanlık, merhamet, şefkat ne gerektirirse gerektirsin aklınızın doğrultusunda, çıkarınızın doğrultusunda dayatıyorsanız, ki, bugün Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu manzara budur, işte sizin gerçeğiniz de budur. (Alkışlar)
 
Değerli arkadaşlarım, yine asıl konulara geçmeden değinmek istediğim, birkaç haftadır bir türlü fırsat bulamadığım bir konu bu Ermeni açılımıyla ilgili. Bu kürsüde açılımları daha başlamadan hep ele alırız bilirsiniz, konuşuruz, değerlendiririz, nereye varacağını önceden söyleriz, o anda belki bazıları, ya, durdun yerden karşı çıkıyorsun, niye muhalefet ediyorsun, iyi niyetle yapıyorlar falan derler ama bir süre sonra o açılımların ne olduğunu hep beraber yaşarız, görürüz. Bütün açılımların serencamı bu olmuştur. Hiç ayrıntısına girmek istemiyorum. Bir de Ermeni açılımı yapıldı biliyorsunuz. İsviçre’de toplantılar yapıldı, heyecanlı buluşmalar gerçekleşti, “tarihi bir fırsattır” denildi, protokoller imzalandı ve yola çıkıldı. Değerli arkadaşlarım, olayın ayrıntısına girmek istemiyorum. Ermenistan bizim bir komşumuzdur, Ermenistan kurulduktan sonra Türkiye onu ilk tanıyan ülkelerden birisi olmuştur. Ermenistan’ın kurulmasını Türkiye büyük heyecanla derhal tanımıştır. Biz, sınırımızda Ermenistan diye bir devletin bulunmasından hiçbir şikâyet içinde olamayız, onlara mutluluklar dileriz, huzur dileriz, barış dileriz, kardeşlik dileriz. Tarihte yaşanmış olan acı olaylar ayrı bir önemli bir tartışma konusudur. O tartışma konusunu kendi zemininde her zaman yaparız. Gerçeklere saygı göstererek, tarihi gerçekleri ortaya koyarak, peşin fikirli suçlamalara boyun eğmeyiz, gerçekleri araştırma konusunda da iyi niyetle her zeminde gerçekleri ifade ederiz, dinleriz. Böyle bir anlayış içinde bakıyoruz. Daha sonra bildiğiniz gibi, Ermenistan, 1993 yılında Azerbaycan’a yönelik askeri harekât yaptı, Azerbaycan toprağını işgal etti, yedi önemli bölgeyi Arondisman dedikleri bölgeyi işgal etti. Bunun işgal olduğunu bütün dünya biliyor, Birleşmiş Milletler biliyor, Avrupa biliyor, yani ihtilaflı bir konu. Sen işgal diyorsun ama aslı işgal değil diyen bir tane babayiğit yok. Herkes biliyor ki, kaba bir işgaldir bu, işgal etti. İşgal üzerine tabii Azerbaycan’ın yakın dostu olarak Türkiye “Olmaz böyle bir şey, burası önüne gelenin istediğini yapacağı bir coğrafya değil, bu coğrafyada hukuk işleyecek, hakka saygı işleyecek, ülkelerin egemenliğine saygı işleyecek, senin bu davranışını onaylayamam” dedi ve Türkiye sınırını kapattı. O zamandan bu yana sınır kapalı. Bundan Ermenistan çok rahatsız oldu. 2 – 2,5 milyonluk bir nüfus, ekonomi büyük sıkıntı içinde, insanlar yoksulluk, fakirlik ve işsizlik içinde bunalmış durumda. 60 bin kadar Ermeni kökenli insan Türkiye’ye geldi, bizim vatandaşımız da değil, ama Türkiye bu işsizlik ortamında, bu ekonomik kriz ortamında o insanların ekmek kavgasını Türkiye’de yapmasına Türkiye’de göz yumdu, bilerek göz yumdu. Bu bizim kültürümüz, tarihimiz boyunca böyle yapmışız. Çorbamızı paylaşmışız, ekmeğimizi paylaşmışız, gerçekten sıkıntıya düşen insanların tabiyetini mesele yapmamışız, hükümranlığını mesele yapmamışız. Irak’ta Kürt kökenli insanlar saldırıya maruz kalmışlar, 2 milyonu kopmuş gelmiş Türkiye’ye, kucaklamışız hep beraber, soframızı onlarla da paylaşmışız. Bulgaristan’da Türklere baskı yapılmış Jivkov döneminde, adları soyadları değiştirilmeye kalkışılmış, onlar göçmüşler Türkiye’ye gelmişler, onlarla aynı şekilde kucaklaşmışız. İran’da Humeyni rejiminden kalkan 1 milyona yakın İranlı Türkiye’ye gelmiş, İstanbul’a gelmiş yerleşmiş. Bosna’da yaşanan facialardan kopanlar buraya gelmişler, burada yaşamışlar. Yani bunu daima bir temel ahlak, bir anlayış gereği olarak yapmışız, şu anda da yapmaya devam ediyoruz. Ama Türkiye sınırı Ermenistan’a düşmanlık duyduğundan dolayı değil, Ermeni halkına eziyet etmek istediği için değil, Ermenistan’ın Türkiye’ye yönelik haksız iddialarına tepki gösterdiği için değil, öyle iddialar var biliyorsunuz, sınırı kabul etmiyorlar, bizim Kars, Ardahan, Iğdır sınırımızı kabul etmiyorlar, o geçerli değilmiş, orası bunların Batı Ermenistan diye bildiği bölgeymiş, anayasalarına yazmışlar, anayasa belgelerine koymuşlar, soykırımı bir temel suçlama diye koymuşlar. Bunlar haksız ama ona rağmen biz tanımışız onları, ona rağmen düşmanlık yapmıyoruz, ama sınırı kapattık. Niye kapattık? Çünkü Azerbaycan’a yaptığını kabul edemeyiz dedik.
 
Değerli arkadaşlarım, şimdi, aradan zaman geçti, bu hükümet iş başında “sıfır ihtilaf” diyor ya, herkesle dost olacak ya, hiçbir ülkeyle ihtilaf olmayacak ya, yani ihtilafı ortadan kaldırmak bizim elimizdeyse, bu demektir ki ihtilafı biz yarattık, yani ihtilafı biz yaratmış isek biz kaldırabiliriz. Eğer ihtilafı biz yaratmadık, biraz o ölçüde, bir ölçüde biraz olsa da başkaları da yaratmışsa o zaman kaldırmak bizim onların yarattığı ihtilafı hazmetmek anlayışında olduğumuzu ortaya koyar değil mi sıfır ihtilaf politikası. Ya, sen “sıfır ihtilaf” diyorsun, karşındaki diyor mu? Hayır, demiyor. Sıfır ihtilaf diye çıktık, çıktık ne oldu, o da ayrı, yani diğer ülkelerde, diğer konularda ne oldu? Şimdi, burada çıktık bir protokol imzaladık. Biz dedik ki, ya bu yanlıştır. Bakın Ermenistan ile Türkiye arasında ilişkilerin daha iyi hâle dönüştürülmesini sağlayacak bir anlayışı biz Ermenistan’da göremiyoruz. Nedir o? İşgal sıkıntıya soktu ilişkiyi, işgali ortadan kaldırma konusunda yeni bir irade emaresi ortaya çıkar. Görürsün ki Ermenistan’da o işgale son verme anlayışı içine girmeye başlamıştır. Bunu görürsek biz de destek oluruz, iş birliği yaparız, onlar işgale son verirler, biz de sınırı açarız, ama bunu görmüyoruz dedik iktidara. Onlar işgale son vermiyorlarsa sakın ha bunu yapmaya kalkmayın, bunu yaparsanız Azerbaycan çok rahatsız olur dedik. Azerbaycan’ı rahatsız ederiz, tedirgin ederiz, karşımıza alırız dedik, yapmayın bunu dedik. Azerbaycan Kafkasya için önemlidir, Türkiye için önemlidir, Avrupa için, Amerika için önemlidir, onların zannettiğinden daha önemlidir, biz biliyoruz onların önemini dedik. Azerbaycan’ı tedirgin etmeyin, Azerbaycan’daki işgalin üstüne yatmak anlamına gelir. Azerbaycan’daki Ermenistan işgaline göz yummak, onu meşrulaştırmak, onu hazmetmek anlamına gelir. O zaman niye koydunuz bu yaptırımları daha önce, niye bugüne kadar direndiniz, niye teslim oluyorsunuz? Ne karşılığı teslim oluyorsunuz? (Alkışlar) Bunları sorduk, dediler ki “Merak etmeyin, biz, o işgale son vermediği takdirde, Yukarı Karabağ’daki Azerbaycan’daki işgale Ermenistan son vermediği takdirde biz protokolü uygulamaya koymayız, sınırı açmayız. Peki sen bir protokol imzaladın, bu imzaladığın protokolde yazıyor mu Karabağ işgali, Azerbaycan işgali? Yok. Bizim kafamızda var! Ya, dış politika böyle gitmez. Senin kafanda o var, başkasının kafasında başka şey var, kafadakilerle olmaz bu iş, kâğıttakilerle olur, protokoldekilerle olur, anlaşmadakilerle olur var mı? Yok. Ama biz böyle bakıyoruz. Bizden tepkiyi gördü, Azerbaycan çok şiddetli tepki gösterdi, onun üzerine Başbakan gitti, Azerbaycan Millet Meclisinde “işgal kalkmadan biz sınırı açmayız” dedi. Şimdi bunu diyeceksen bu protokolü niye imzaladın? Çünkü o taahhütle bu protokol çelişiyor, ikisi ayrı şey, yanlış yapmaya başladın. Merak etme dediler. Gösterişli bir şekilde İsviçre’de imzaladılar, futbol maçına gittiler, futbol maçına çağırdılar Ermenistan Devlet Başkanını ve hep beraber sanki sınır açılacak, Ermenistan da yumuşayacak, yeni bir noktaya gelecek ilişkiler diye bekledik. Protokolde ne var? Bize dediler ki “protokolde bildiğiniz gibi değil çok şey var.” Ne var? Bir dediler, “Bizim sınırımızı tanımıyordu ya, Batı Ermenistan diyordu ya Kars, Ardahan’a, şimdi vazgeçiyor, çünkü anlaşmalar doğrultusunda sınırı kabul edeceğini protokole koyduk” dediler. Biz göremedik dedik, burada bu yok dedik. “Var, var siz görmüyorsunuz” dediler. Ayrıca dediler ki “Soykırım konusunda da onlar artık gevşedi.” Nereden çıkardınız? “Bir tarih komisyonu kurulması kararlaştırıldı. Tarih komisyonu inceleyecek konuyu. İşte, inceleyeceği konu da soykırım iddiasıdır.” dediler. Biz yine dedik ki hayır, onu da görmedik. O tarih komisyonunun soykırım iddiasını inceleyeceğine dair bir kabulün işareti yok dedik. “Var var” dediler. İyi peki dedik, bekliyoruz aylardır. Geçenlerde Ermenistan Anayasa Mahkemesi çıktı bir karar aldı. Dedi ki “Beyler, protokol yapmışsınız iyi, hoş. Aferin bu protokolü de geçerli kabul ediyorum ama zinhar, sayın hükümet, Ermenistan’ın bütün yetkilileri biliniz ki bu protokol hiçbir şekilde bizim Türkiye ile sınırımızı kabul etmemiz anlamına gelmez.
 
İki: Soykırımı bilim kurulunun inceleyeceği anlamına gelmez. Ortada bir bilim kurulu var da, o bilim kurulu soykırımı falan incelemeyecek.” Peki neyi inceleyecek o bilim kurulu? “Sarı gelin Ermeni müziği midir Türk müziği midir? Pilaki Ermeni pilakisi midir, yoksa Türk pilakisi midir bunları inceleyecek herhâlde.” Bunu anayasa mahkemesi karar altına aldı. O karar, Ermeni hükümeti nezdinde de bağlayıcıdır. Yani karar alınmış, Ermenistan’ın kıpırdaması mümkün değil. Bu manzara karşısında bizimkiler dediler ki “Ya bir açıklama yapın, protokolün hâlâ geçerli olduğunu bize ifade edin, biz sizinle yine protokolü esas alarak iş birliğine devam ederiz.” Ya, bunu söylese de söylemese de Ermenistan hukuku, Anayasa mahkemesinin kararı sonucu Ermenistan hükümetini bağlıyor. Yani velhasıl bu da tıkanmıştır değerli arkadaşlarım, bu da çıkmaza girmiştir, bağlanan umutlar gerçekleşmemiştir. Bütün bunları şimdi niye söylüyorum? 24 Nisan geliyor, tekrar bu konu ısıtılmaya başlandı, Türkiye’nin üzerine baskılar gelecek, tekrar Amerikan kongresinde işte soykırım konusunda karar alma girişimleri yapılacak, aman bunu önlemek için siz biraz harekete geçin denilecek vesaire. Yani bu hükümetin bu sıfır ihtilaf konusundaki dış politika anlayışının bizi getirdiği en son nokta Ermenistan konusunda budur. Tam bir fiyaskodur, tam bir perişanlıktır, gereksiz yere umutlar verilmiştir ve hiçbir şey elde edilmemiştir. Peki hiçbir şey elde edilmemiştir ne yapalım diyemezsiniz çünkü hiçbir şey elde edilmemiştir diyorum ama hiçbir şey kaybedilmemiştir demiyorum, çok şey kaybedildi. Yani ne kaybedildi? Bir defa Azerbaycan’ın dostluğu kaybedildi. Türkiye için telafisi olağanüstü güç, çok gereksiz, çok anlamsız, çok yanlış bir dış politika sorunu yaratıldı. Yani “sıfır ihtilaf” diyordun, Ermenistan ile ihtilafı çözemedin, Azerbaycan ile ihtilaf yarattın. Azerbaycan’la da artık eski ilişki yok. Şimdi Azerbaycan doğalgaza zam yapacağını ilan etti. Şimdi bunun bedelini zannetmeyin ki sadece diplomatlar ödeyecek ya da tarih kitaplarında bu değerlendirme yapılacak, milletimizin her ay ödeyeceği doğal gaz faturasına AKP İktidarının bu yanlış politikası yansıyacak. (Alkışlar) Vatandaşlarım bilsin ki bugüne kadar geciktirdik, ben doğal gaz zammı geliyor geliyor dedikçe “Baykal söylüyor yapmayacağız” dediler, şu ana kadar yapmadılar, yine ben geliyor demeye devam ediyorum, geliyor doğal gaz politikası. (Alkışlar) İnşallah, bu ay falan da yapmazlar da kışı geçirtmeyi başarırız vatandaşa, benim de derdim o, şu kışı bir atlatalım. (Alkışlar) Şu kış bari vatandaşımız biraz ferahlasın ama geliyor, gelecek. Bilin ki geldiği zaman bunun altında bu yanlış politika yatıyor, bu Ermenistan politikasının bedelini, bu iktidarın uyguladığı yanlış Ermenistan politikasının bedelini benim doğal gaz faturasını ödemekte sıkıntıya düşen vatandaşım sırtlanacak. Bu çok büyük bir yanlıştır. Bu yanlışa da vatandaşlarımın dikkatini bir kez daha çekmek istiyorum.
 
Değerli arkadaşlarım, gelelim geçen haftanın güncel gündemine. Geçen hafta Türkiye Büyük Millet Meclisi olumsuz anlamda tarihimizin en acı, en üzüntü verici sahnelerini yaşadı. Bazen o sahnelere bakınca, acaba Güney Kore Meclisine ait bir film mi gösteriliyor, Tayvan Meclisinde mi bunlar var diye oradaki Uzakdoğu güreş ve savaş yetenekleri gelişmiş milletvekillerinin sergiledikleri görüntülere benzer bir tabloyu burada yaşadık. Çok acı bir manzara, çok üzüntü verici bir manzara. Parlamentoda zaman zaman itişmeler, kakışmalar olur ama çoğu kere onlar bireysel olur, çoğu kere fizik temas olmaz, sözlü düzeyde kalır, meydan okuma düzeyinde kalır, ama burada parmaklar kırıldı, hastanelere insanlar kaldırıldı, yani çok daha vahim, çok daha tehlikeli tablolar da ortaya çıkabilirdi. Çok acı bir manzara yaşadık. Şimdi ben düşünüyorum aradan biraz da zaman geçti, bunun arkasında ne var, nedir bu olay diye bakınca gördüğüm bazı şeyler var. Bu yaşanan o acı, üzüntü verici olayların arkasında görmemiz gereken üç ana nokta var, O kavganın üç boyutu var. Bunlardan birisi eş tartışmasıdır. Şu ya da bu şekilde aile ve eş tartışması kürsüye yansımıştır, siyasi tartışma içine girmiştir. Tabii hassa bir konu, herkes için hassas, hepimiz için hassas bu konu o tartışmayı, o gerilimi birdenbire olağanüstü yüksek düzeye çıkarmıştır, birincisi bu.
 
İkincisi, bir din istismarı boyutu vardır o olayın. Hiç tartışma götürmez bir şekilde bir din istismarı boyutu vardır. Eş, aile tartışmasıyla din istismarı tartışması iç içe girmiş, olay çığırından çıkmıştır.
 
Üçüncü bir boyutu da saldırı boyutudur, açık bir saldırı gerçekleşmiştir, yani spontane, kızgın bir tepki, anlık, plansız, insanın böyle refleksiyle harekete geçerek bir kişinin, iki kişinin, üç kişinin bir olay karşısında tahrik olarak belli bir tepkiyi göstermesi şeklinde değil, çok sistemli, parti düzeyinde organize bir saldırı gerçekleşmiştir. Şimdi bu olaylara yönelik değerlendirmelerimi de sizlerle paylaşmak istiyorum. Önce eş ve aile tartışması. Çok üzüntü verici bir olay, biz bundan çok rahatsız oluyoruz. Siyaset düşünceler etrafında yapılır, ilkeler etrafında, görüşler etrafında yapılır ve bunları takdim eden insanlar da siyasetçilerin kendileridir ve siyasi tartışmanın muhatabı siyasetçidir. Hiçbir şekilde siyasi tartışmanın hedefi siyasetçinin eşi, oğlu, kızı, anası, babası, hısımı, akrabası olmaz. Eğer onlar da doğrudan siyasete girmişse o ayrı bir iş. (Alkışlar) Eğer doğrudan siyasete girmediği hâlde, bir siyasetçinin eşi olduğu için bir vatandaşımızı üzmeye hiç kimsenin hakkı yoktur. Onu tartışma konusu yapmaya kimsenin hakkı yoktur. Bu, bizim ahlakımıza da yakışmaz, terbiyemize de yakışmaz, siyasetimize de yakışmaz, insanlığımıza da yakışmaz. Kavganı kiminle yapıyorsan onunla yapacaksın, kavgayı taşırmayacaksın, kimsenin karısına, kızına, oğluna, torununa, anasına babasına dokunmayacaksın, saygı göstereceksin. Bunu öğrenmediysen senin siyaset sahnesinde yerin yok demektir. (Alkışlar)
 
Değerli arkadaşlarım, bu bir temel ilke ama bu tek taraflı bir ilke değil, yani hiçbirimiz de eşimizi, ailemizi, yakınlarımızı siyaset zeminine taşımayacağız. Başkaları, rakiplerimiz bizimkileri taşımayacak, biz de işimize yarar diye, uygundur diye kendi eşimizi, yakınımızı siyaset sahnesine taşımayacağız, taşırsak işte o zaman o da saldırıya hedef olmaya başlar, eşine en büyük haksızlığı sen yapmış olursun. Şimdi bu iki nokta da hassas nokta. Bu olay da nasıl olmuştur? Bu olayda maalesef ilk kez Sayın Başbakan, pazar günü, bir hafta önceki pazar günü akşam TRT’deki toplantıda hiç icabı yokken eşiyle ilgili bir konuyu kendisi gündeme getirmiştir. Yanlış buradan başlıyor. Yani Türkiye’de kılık kıyafetle ilgili bir konuyu konuşacaksan eşinin üzerinden bunu konuşmayacaksın, yanlış olur. Bu yapılmıştır ve yanlış yapılmıştır. Yani eşine yönelik hatıralar anlatarak, üzüntüleri kamuoyuna yansıtarak bir mağduriyet psikolojisi inşa etme, bir merhamet talebinde bulunma konumuna gelirsen o zaman siyasi tartışmaya çok yanlış bir boyutu bizzat sen katmış olursun ve maalesef öyle olmuştur. Bu temel bir noktadır. Şimdi, yani bunların konuşulması üzüntü verici olay. Sorun milletin sorunudur, milletin şikâyetidir, onu o çerçevede konuşacaksın. Bakın Başbakan, o pazar günü işte bir olayı anlattı ama bizim bildiğimiz fakat şu ana kadar hiç söylemediğimiz bir başka olay, yine Sayın Başbakana Fransız Devlet Başkanının lisanı münasiple bir devlet ziyareti sırasında “Eşini buraya getirme” diye mesaj göndermiş olmasıdır. Bu olayı yaşadık. Sarkozy, Sayın Başbakana, sadece kılığı kıyafeti dolayısıyla “Bu yapacağın devlet ziyaretinde eşini getirme” mesajını verdi, bunu biliyoruz. Bunu bir gün biz şikâyet konusu yaptık mı? Bir gün dile getirdik mi? Bu, bizi de rencide etti, bizi de rahatsız etti, ne suçlama konusu yaptık, ne siyasi tartışma konusu yaptık. Şimdi sen ne açıyorsun bu defterleri? Sen Başbakansın, sen ülkenin yönetiminden sorumlusun. Sen ağlayacak, şikâyet edecek, merhamet talep edecek noktada değilsin, sorunları çözecek noktadasın. (Alkışlar) Çözebildiğini çözersin, çözemediğini istismar etmezsin, istismar etmezsin çözemediğini. Hem çözemem hem istismar ederim bu yakışmaz. Çöz kardeşim, çöz, şikâyet edeceğine, ağlayacağına zamanında çöz, çözemiyorsan da sus. (Alkışlar)
 
Değerli arkadaşlarım, din istismarı boyutu, şimdi bu boyutu yok mu bu işin? Yani yok mu böyle bir şey? Bir süre önce senin eski il başkanın çıkmış, herkesi rencide edecek, anlamsız, gülünç, yakışıksız sana bir methiye düzmüş. Referans? Peygamber. Şimdi, değerli arkadaşlarım, yani Peygamber bu milletin Peygamberi, bir siyasi partinin Peygamberi değil, sadece Türkiye’nin değil bütün İslam âleminin Peygamberi, sadece İslam âleminin değil peygamberlere saygı gösteren bütün inanç sahiplerinin peygamberi. Şimdi, böyle bir ulvi sembole, şahsiyete, falan kişi adeta odur dediğin zaman o insanı ezip perişan etmiş olmazsın ama herkesin peygamberine en büyük saygısızlığı yapmış olursun. Peygamberimiz, haşa her türlü iftiradan, ithamdan, suçtan münezzeh bir şahsiyet. Peygambere yönelik Başbakana yönelik olarak söylenenlerden herhangi birisinin bir faninin aklından geçmesine ihtimal var mı? Başbakan hakkında fezlekelerin hesabını vermemiş bir siyasetçi, ithamlar altında bir siyasetçi…(Alkışlar) Vicdanları, hakkı, adaleti çiğnemiş bir insan. Bu dünyada daha hesabını vermemiş birisi. Milletin önünde hesabını vermemiş, Yüce Divanda da hesabını vermemiş bir insan, sen bunu benzetirsen bu olur mu? Hadi o benzetti diyelim, o benzeteni sen o benzetmeden sonra alıp da taltif edersen, bir seçilmiş makama aday diye gösterirsen ne olur? Bu bir vesile teşvik. Değerli arkadaşlarım, yanlış olmuştur. Şimdi bakın bu yanlış öyle anlaşılıyor ki bu arkadaşların zihniyetinde, anlayışında var. Daha yeni, kısa bir süre önce bir belediye başkanı da çıktı “Herkes iki rekat Tayyip Erdoğan’a şükür namazı kılsın.” Şimdi, değerli arkadaşlarım, namaz kime kılacağız? Siyasetçiye kılacağız. Namaz, Allah’a namaz kılıyoruz. Yani şükür namazı kılacakmışız. Şu haddini bilmezliğe bakın, şu ölçüsüzlüğe bakın, şu istismara bakın. Değerli arkadaşlarım, şimdi bunlar anlayışla karşılanacak konular mı? Duymazlıktan, görmezlikten gelin denilecek konular mı? Elbette bu konular siyasette eğer işletilirse, kullanılır ise, değerlendirilir ise, himaye görür ise bir tepkiyi de beraberinde tahrik eder. Bu, dine saygı mı? Din istismarı da aslında dine en büyük saygısızlık, Peygambere en büyük saygısızlık. Yani böyle bir namaz kılma teklifinin Müslümanlıkla izah edilir bir tarafı var mı? Peygamber demenin bir siyasetçiye, daha hesabını vermemiş bir insana peygamber demenin inançla, dinle, imanla, İslamiyet ile bir ilgisi olabilir mi değerli arkadaşlarım? Olmazsa buna karşı tepkiyi öncelikle onların göstermesi gerekmez mi? Ne oldu? Bakın bu olay gündeme geldikten sonra adamı istifa ettirdiler. Birini ettirdiler, o şükür namazı diyen görevinde devam ediyor. (Alkışlar) Ne oldu? Niye ettin? Bak söylediğin zaman etmedin, söylediğin zaman söyledikten sonra onu terfi ettirdin, makama getirdin ama ortaya çıkınca birdenbire suçlanmayayım, aman diye ona rica ettiniz, adam istifa etti. Öbürü? Öbürü görevine devam ediyor. Tutarsızlık, samimiyetsizlik, ilkesizlik, manzara bu değerli arkadaşlarım. İkinci boyutu bu.
 
O gün yaşanan olayların üçüncü boyutu, saldırı boyutu, yani olay ne zaman çıkmıştır önce onun bir defa altını çizelim. Sayın Osman Durmuş bu konuyu kürsüde dile getirdiği zaman o sözler üzerine AKP Grubundan birileri ayağa kalkıp tepki gösterip sen ne hakla bunu söylüyorsun, böyle bir şey olabilir mi diye tepki gösterdikleri için mi çıkmıştır? Hayır, hiç alakası yok. O sözleri sükunetle dinlemişlerdir, içlerine sindirmişlerdir, hiçbir tepki gelmemiştir. (Alkışlar) O kabul görmüştür, kavga ne zaman çıkmıştır? Kavga, bu sözleri AKP Grubu hazmettikten sonra Başbakanın çıkıp alı al moru mor bir hırslı, tahrik edici bir tepkiyi ortaya koyması üzerine AKP Grubu, galiba biz bir görev ihmalinde bulunduk, Başbakan bu kadar…(Alkışlar) …kızdı, biz kızmadık. Şimdi bir de bize kızarsa, acaba bunu nasıl telafi edelim diye herhâlde…(Alkışlar) Birden ayağa kalktılar ve öyle saflar hâlinde kendi sıralarından kalkarak diğer muhalefet grubunun sıralarına doğru savlet ettiler. (Alkışlar) Yani kavga niye çıkıyor? Bir saldırı var, saldırı sözlerden çok sonra Başbakan kürsüye çıktıktan sonra, Başbakanın kızdığı, büyük tepki gösterdiği ortaya çıktıktan sonra partisel olarak, kitlesel olarak kızan kızmayan, hazmeden etmeyen aman ha deyip kalkmıştır, gün bu gündür deyip yürümüştür. Bu çok açık bir saldırı, hiç şüphe yok. Yani bunun sorumlusu doğrudan AKP’dir ve Başbakandır. Başbakanı kürsüden arkadaşları, ya, gel artık bundan sonra da burada durma diye kürsüden uzaklaştırmışlardır. Şimdi, yaşanan gerçek bu değerli arkadaşlarım. Bu milletin gördüğü, 70 milyonun gözü önünde yaşanan olay ama olayı AKP’lilerin sunuşuna bakarsanız vay, vay… Din istismarının onunla alakası yok, birileri durduk yerden Peygambere hakaret etmiş… Hakaret eden senin adamın, öbürleri hakaret etmiş gibi iddialar, suçlamalar, aile meselesini siz gündeme getirdiniz diye suçlama. Sen getirdin gündeme, sen getirdin, Pazar akşamı getirdin, Salı günü oldu Meclisteki bu olaylar. Sen söyledin, milletin ağzına o lafı sen verdin. Sen ne konuşuyorsun, kendi özel hayatını niye gündeme getiriyorsun, niye ekranlarda bunu şikâyet ediyorsun? İşime yarar, milletin duygularını harekete geçiririm diye sen bunu kullanırsan birilere de çıkar bu lafı söyler. Kullanman da yanlış, o lafın söylenmesi de yanlış ama yanlışın başlangıcında sen varsın, sen. (Alkışlar) Sonra da saldırı… Saldırıya uğramış gibi konuşuyorlar bir de. Başbakan diyor ki “Gerilim siyasetinin içinde biz yoğuz, buna prim vermeyeceğiz.” Yani Türkiye’de yaşanan gerilimin tek sebebi sensin ya, senin varlığın, her konuda böyle. (Alkışlar) Gerilim siyasetinde yokmuş.
 
Değerli arkadaşlarım, milleti kör âlemi sersem mi zannedersin. Herkes her şeyi görüyor, herkes her şeyin farkında. AKP kötü bir sınav vermiştir. Ayrıca tabii, bizim Meclisi yöneten Meclis Başkan Vekilimize yönelik sergilenen tavır ayrı bir faciadır. Yani neresinden bakarsanız bir faciadır. Meclis Başkan Vekilinin odasına bir AKP’nin yöneticisi, selamsız sabahsız, habersiz rap diye dalıyor yürüyor. Girdiği yer Meclis Başkan Vekiline tahsis edilmiş, Meclis yönetimi için kılık kıyafet değiştirmesi, dinlenmesi, çünkü saatlerce oturur, ayaklarını uzatması gerekir, dinlenmesi gerekebilir, bu amaçlar için tahsis edilmiş bir özel mekân. O mekânda eğer o kişi uygun görürse milletvekiliyle de konuşabilir, yöneticilerle de konuşabilir, o uygun görürse, o izin verirse olur, hele oranın sahibi hanım ise, bir kadın ise her türlü tereddüdün ötesinde bırakınız siyaseti, anayasayı, demokrasiyi, yasama – yürütme ilişkisini asgari nezaket, ahlak ve edep ge
 
Kemal SAĞ Facebook Sayfası
Yeni Adana Gazetesi
Merhaba Gazetesi
Radyo Seyhan
Kanal A
Ekspres Gazetesi
Serbes Haber
Adana Haber Net
Adana Haber
Haberler.Com
TBMM
 
 
Online : 11 , Ziyaretçi: 1063491 , Sayfa gösterimi: 8787144Yönetim