Genel Başkan TBMM Grup Konuşmaları 09.03.2010

-“BAŞBAKAN, 'OLUR OLUR, BAL GİBİ OLUR' DİYE BİZE ŞARKI SÖYLÜYOR. BEN, BAŞBAKAN'A, ÖZDEMİR ASAF'IN BİR ŞİİRİYLE CEVAP VEREYİM: İNSANSIZ ADALET OLMAZ/ADALETSİZ İNSAN OLUR MU?/OLUR, OLMAZ MI?/AMA OLMAZ OLSUN...” 

-“BAŞBAKAN, 'OLUR OLUR BAL GİBİ OLUR' DİYOR. OLUR OLUR DA NASIL OLUR, HABUR KAPISINDA YAPTIĞIN GİBİ OLUR. OLUR OLUR, YAPARIM DEDİĞİNDE, YAPACAĞIN DA GENE HABUR HUKUKU OLUR.''
 
-''GÜMRÜKTEN MAL KAÇIRIR, SEL ÖNÜNDEN KÜTÜK KAPAR GİBİ ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ DAYATMASI DOĞRU DEĞİL'' 
 
-''SİYASETÇİ, BAZEN SANIK OLARAK YARGININ MUHATABI. SEN YARGIYLA İLİŞKİNİ DAHA RAYINA OTURTAMAMIŞSIN. 550 MİLLETVEKİLİNE RAĞMEN MECLİS’TE BEKLEYEN 608 DOSYA VAR. O DOSYALAR SONUÇLANMADAN, PARLAMENTODAKİ HEYET, HUKUK KARŞISINDA BOYNU EĞİK, ŞAİBELİ, HESABINI VEREMEMİŞ, KANUN KAÇAĞI KONUMUNDAN ÇIKMADAN OLMAZ. ÇIKTIKTAN, MECLİS YENİLENDİKTEN SONRA ELBET BU İŞ OLACAK” 

-“MECLİSTE YAPARIZ' NASIL YAPARSINIZ? DESTEK VEREN 2 PARTİ VAR, İKİSİ DE HAKLARINDA KAPATMA DAVASI AÇILMIŞ, BİRİ KAPATILMIŞ, BİRİ MAHKUM EDİLMİŞ. HUKUKUMUZUN TEMELLERİ BAKIMINDAN, KUŞKULU BİR NOKTADA, İKİ SİYASİ PARTİ. BUNLAR, 'BEN YAPTIM, OLDU' DİYECEKLER VE BİR ANAYASA YAPIVERECEKLER. BÖYLE BİR ŞEY OLUR MU?”

-“YARGI, LAİKLİK, BU ANAYASANIN TEMEL İLKELERİ DEĞİL Mİ? O İLKELERDE HESABINI VEREMEMİŞ, DAMGA YEMİŞ, MAHKUM OLMUŞ OLANLAR BİR ARAYA GELİP, ANAYASA YAPIVERECEKLER. BÖYLE BİR ŞEY OLMAZ. HSYK VE ANAYASA MAHKEMESİNİ, RTÜK'E BENZETMELERİNE, KİMSE MÜSAADE EDEMEZ. HSYK RTÜK OLAMAZ” 
 
-''İŞİME GELEN HUKUKÇULARA, AKP ADINA GÖREV VERİRİM, ONLARIN HAZIRLIĞINI ABD'YE GÖTÜRÜP, ONAYINI ALIRIM, BUNU YAPARKEN DE KİMSENİN HABERİ OLMAZ ANLAYIŞI DOĞRU DEĞİLDİR. BU MEMLEKETİN ANAYASASI, TÜRKİYE'DE HAZIRLANACAK, HERHANGİ BİR SİYASİ PARTİNİN, GENEL MERKEZLERİNDE, ODALARINDA HAZIRLANMAYACAK''
 
-“ALBAY ÇİÇEK HAKKINDA AMİRLERİNİ YANILTMAK, AMİRLERİNİN BİLGİSİ DIŞINDA, ONLARI YANILTACAK ÇALIŞMALARA YAPMAK SUÇUNDAN BİR DAVA AÇILMAK İSTENDİĞİ GENELKURMAY AÇIKLAMASIYLA DA ORTAYA ÇIKTI. BU KONU BÖYLE KOLAYCA GEÇİŞTİRİLECEK BİR KONU DEĞİL. BU ÇOK CİDDİ BİR MESELEDİR”
 
-“EĞER GENELKURMAY'DA BÖYLE BİR BELGE HAZIRLANMIŞ İSE BUNUN NET BİR ŞEKİLDE ORTAYA ÇIKMASI LAZIM. YUKARIDAKİ SİYASİ PAZARLIKLAR DOĞRULTUSUNDA, 'ALDIM VERDİM' PAZARLIKLARIYLA DEĞİL, GERÇEKTEN ÖYLE MİDİR, BUNUN ORTAYA ÇIKMASI LAZIM”
 
-“ORTAYA ÇIKMASI İÇİN NE GEREKİRSE YAPILMALIDIR. HEPİMİZİN İÇİNİN RAHAT ETMESİ LAZIM. PARMAK İZİNİN BULUNMASI LAZIMDIR. MÜREKKEBİN YAŞI ÇIKARILMALIDIR. MAKİNE KULLANILDI MI, ANLAŞILMALIDIR. NET GÖRÜLMELİDİR. GÖRDÜKTEN SONRA EĞER GERÇEKTEN O KİŞİ BUNU HAZIRLAMIŞSA, O ZAMAN OLAY BAMBAŞKADIR. BU ŞEKİLDE GEÇİŞTİREMEYİZ. 'AMİRLERİN BİLGİSİ DIŞINDA GERÇEKLEŞTİRİLDİ' DİYE GEÇİŞTİRİLEMEZ, CİDDİ İŞTİR O”
 
-“NASIL HAZIRLANDI? EMİR KUMANDA İLE Mİ HAZIRLANDI? GENELKURMAY'IN KALBİNDE GÖREV YAPIYOR. BÖYLESİNE ÖNEMLİ BİR YERDE, BÖYLE BİR BELGE HAZIRLANACAK VE (YETKİ TECAVÜZÜ OLMUŞ, ÖNEMLİ DEĞİL) DEYİP OLAYI DÜŞÜRECEĞİZ. BÖYLE BİR ŞEY OLMAZ. EĞER ORADA GERÇEKTEN BU HAZIRLANMIŞSA, BUNUN ÖNÜNÜ ARKASINI AYDINLATMAK ZORUNDAYIZ. DEMOKRATİK BİR ÜLKEDE KAMUOYUYLA BÖYLE OYUNCAKLA OYNAR GİBİ OYNAYAMAZSINIZ. CİDDİ OLACAKSINIZ. ADALETİN GEREĞİ NEYSE YAPACAKSINIZ.''
 
-''VAHİM BİR OLAYDIR. MUTLAKA AYDINLIĞA KAVUŞTURULMALIDIR. ÇİÇEK O BÖLGEYİ HAZIRLADI MI HAZIRLAMADI MI? HAZIRLADIYSA HESABINI VERMELİDİR. SADECE ÇİÇEK DEĞİL, ÇİÇEK'E BUNU HAZIRLAMA FIRSATINI VERENLER DE, İŞBİRLİĞİ YAPANLAR DA, İŞBİRLİĞİ YAPILMASINA GÖZ YUMANLAR DA SONUNA KADAR ARAŞTIRILMALIDIR. GERÇEK ORTAYA ÇIKARILMALIDIR''
 
-“ÇANKAYA KÖŞKÜ'NDEKİ ZİRVEDEN SONRA, İSTANBUL'DAKİ TATBİKAT SENARYOSU İLE İLGİLİ GENELKURMAY'IN ATADIĞI BİLİRKİŞİ AÇIKLAMASI ORTAYA ÇIKTI. RAPORDA, ''KARA KUVVETLERİ KOMUTANLIĞININ EMRİNE RAĞMEN ALTERNATİF HAREKAT PLANLARINA AĞIRLIK VERİLDİĞİ, AKSİ YÖNDEKİ EMİRLERİNE RAĞMEN OLASILIĞI EN YÜKSEK TEHLİKELİ SENARYO BÖLÜMÜNÜN KARAR KUVVETLERİ KOMUTANLIĞINDAN GİZLENDİĞİ'' İFADELERİNİN YER ALDIĞI BELİRTİLDİ.”
 
-''BU TERMİNOLOJİNİN ALTINDA NE VAR DERSEK, YALIN GERÇEK ŞUDUR: YANİ 2003 YILINDA İSTANBUL'DA 1. ORDU'NUN YAPTIĞI TATBİKATIN EMİRLERE, TALİMATLARA, KARA KUVVETLERİ KOMUTANLIĞININ ANLAYIŞINA UYMAYAN BİR BİÇİMDE İCRA EDİLMİŞ OLDUĞU 7 YIL SONRA BUGÜN BU DAVA ORTAYA ATILDIKTAN SONRA TESPİT EDİLMİŞ. 7 YIL ÖNCE YAPILMIŞ OLAN YANLIŞLIKLARIN ADI 2010 YILINDA KONULMAYA ÇALIŞILIYOR”
 
-“ 7 YIL ÖNCE YAPILMIŞ OLAN TATBİKATTAKİ YANLIŞLIKLAR, KARA KUVVETLERİ VE GENELKURMAY BAŞKANLIĞININ BİLGİSİ DIŞINDA KALMIŞ, YIĞINLA GENERALİN VE SUBAYIN KATILDIĞI O TOPLANTIDA YAPILAN HUKUKSUZLUKLAR, YANLIŞLIKLAR KARA KUVVETLERİ VE GENELKURMAY'IN BİLGİSİ DIŞINDA CEREYAN ETMİŞ, 7 YIL BOYUNCA KOMUTANLIKLAR BUNDAN HABERDAR OLMAMIŞ, 7 YIL BOYUNCA BU YANLIŞLIKLARIN HESABI KİMSEDEN SORULMAMIŞ, KİMSEYE 'NİYE BÖYLE YAPTIN' DİYE SORUŞTURMA YAPILMAMIŞ, GÜNÜN BİRİNDE TSK'YA KARŞI BİR ZAMANLAR VAR OLDUĞU İFADE EDİLEN VE DEVAM EDİP ETMEDİĞİNİ BİLMEDİĞİM 'PSİKOLOJİK HAREKAT' ORTAYA ÇIKTIKTAN SONRA, BU KONUDA İDDİALAR ORTAYA ATILDIKTAN SONRA FARK EDİLMİŞ Kİ, İSTANBUL'DA YAPILAN İŞLER MEĞER KARA KUVVETLERİ KOMUTANLIĞIMIZIN, GENELKURMAY BAŞKANLIĞIMIZIN ONAYI VE BİLGİSİ DIŞINDA YAPILMIŞ. VE BUNLARDAN DOLAYI DA HESAP SORULMAMIŞ. ŞİMDİ DAVA ORTAYA ÇIKINCA, BU GERÇEK KAMUOYUNUN BİLGİSİNE, ZİRVEDEN SONRA DUYURULMUŞ”
 
-“ERZİNCAN BAŞSAVCISI İLHAN CİHANER VE 3. ORDU KOMUTANI ORGENERAL SALDIRAY BERK'İN DE SANIK OLDUĞU DAVANIN İDDİANAMESİNDE ''BERK'İN ALEVİ KÖYLERİNDE OKULLARA YARDIM EDEREK, BÖYLECE MEZHEP AYRIMCILIĞI YAPARAK, ÇATIŞMA ÇIKARMAYI AMAÇLADIĞI'' ÖNE SÜRÜLÜYOR”
 
-“BU ZİHNİYET BU ANLAYIŞ, CUMHURİYETİ KORUYACAK OLAN CUMHURİYET SAVCILARININ ANLAYIŞI OLARAK ÖNÜMÜZE ÇIKIYOR VE BU GEREKÇEYLE BİR ORDU KOMUTANINI ŞÜPHELİ OLARAK İLAN EDİP, ONUN HAKKINDA BÜTÜN BU SUÇLAMA KAMPANYASI SÜRDÜREBİLİYORSA BUNUN HAKKA, ADALETE, DEMOKRASİYE, İNSAN HAKLARINA YARARLI OLABİLECEĞİNİ DÜŞÜNMEK MÜMKÜN MÜ? YAZIKLAR OLSUN, YAZIKLAR OLSUN”
 
-“İYİ Mİ? TÜRKİYE'DEN ADALET MANZARALARI... BUNLAR ÇOK ÖNEMLİ OLAYLAR, ÇOK TEMEL OLAYLAR. HUKUK, SİYASET TÜRKİYE'DE NASIL İŞLİYOR, NEREDE İŞLİYOR, NEYE DAYALI OLARAK İŞLİYOR, NE ZAMAN İŞLİYOR, KİM NİYE ALINIYOR, NİYE BIRAKILIYOR, HUKUKLA MI ALINIYOR, SİYASETEN Mİ ALINIYOR, HUKUK GÖRE Mİ, SİYASETE GÖRE Mİ BIRAKILIYOR... (SİYASETLE ALDILAR, SİYASETLE BIRAKTILAR) DİYORSAK, PEKİ SİYASETLE ALINIP, SİYASETLE BIRAKILMAYAN, BİR HUKUK CENDERESİ İÇİNDE YILLARCA HESAP VERMEK ZORUNDA KALAN O İNSANLARA YAZIK DEĞİL Mİ?''
 
-“TÜRKİYE'DE SÖZÜN BİTTİĞİ NOKTADAYIZ. BUNLAR BUGÜN TÜRKİYE'DE YAŞANAN OLAYLARIN İPUÇLARINI BİZE VERİYOR. BUNLARI GÖRÜNCE BİLECEKSİNİZ Kİ BU ZİHNİYET ÜLKEYİ YÖNETİYOR, BU ZİHNİYETİN BORUSU ÖTÜYOR. TÜRKİYE'Yİ ÖNÜMÜZDEKİ DÖNEMDE ÇOK DAHA BÜYÜK SIKINTILARA SÜRÜKLEMESİ MUKADDER OLAN BU ZİHNİYETİ, BİR AN ÖNCE İKTİDARDAN UZAKLAŞTIRMAK TEK ÇAREDİR.'' 
 
-“ALTI BÜYÜKLÜĞÜNDEKİ BİR DEPREMDE 51 CAN KAYBININ ORTAYA ÇIKMIŞ OLMASI, GERÇEKTEN ÇOK ACI BİR OLAYDIR. BURADAN ÇIKARMAMIZ GEREKEN ÇOK DERS VARDIR.DERHAL, DEPREM ORTAYA ÇIKABİLECEĞİ DÜŞÜNÜLEN BÖLGELERE VE  İSTANBUL'A YÖNELİK, DEPREM ÖNCESİ ALINMASI GEREKEN ÖNLEMLERİ, MİLLİ DAYANIŞMA İÇİNDE EL BİRLİĞİYLE UYGULAMAYA KOYMAMIZ LAZIMDIR. UMARIM İKTİDAR BİR MİLLİ AFET PLANLAMASI YAPMA İHTİYACINI KAVRAR''
 
-“8 MART ASLINDA , DÜNYA EMEKÇİ KADINLAR GÜNÜ'DÜR.  BUGÜNÜ TEKEL'DE DİRENİŞ SERGİLEYEN İŞÇİ KADINLARA İTHAF EDİYORUM.  BU,  HEM EMEKÇİ KADINLAR GÜNÜNE, HEM TEKEL İŞÇİLERİNE ÇOK YAKIŞIR.  TÜRKİYE'DEKİ BÜTÜN KADINLARIN DA BU GÜNÜNÜ, ÇOCUKLARININ RIZKI İÇİN ANKARA'NIN KIŞ KOŞULLARINDA EKMEK MÜCADELESİ VEREN, DİRENİŞ SERGİLEYEN TEKEL İŞÇİSİ KADINLARIN ŞAHSINDA KUTLADIĞINA İNANIYORUM”
 
-“YOKSULLAŞMANIN SONUCU OLARAK BORÇLANMA ARTTI.OCAK 2010'DA 68 BİN 227 KİŞİNİN KREDİ KARTI BORCUNU ÖDEYEMEDİ TARIMIN ÇÖKERTİLMESİYLE İŞSİZLİK PATLADI.  BU, AKP'NİN İNSAN ODAKLI DEĞİL, RANT, KAR ODAKLI POLİTİKASINI SONUCUDUR”
 
-“ SANAYİ KÜÇÜLDÜ, İŞSİZLİK ARTTI, ANCAK BÜTÜN BANKALAR KAR ETTİ. ZİRAAT BANKASI YÜZYILIN EN BÜYÜK KARINI YAPARKEN, ÇİFTÇİ EN PERİŞAN DÖNEMİNİ YAŞIYOR KAZANACAKSAK HEP BERABER KAZANACAĞIZ. BANKA DA ÇİFTÇİ DE ESNAF DA SANAYİCİ DE KAZANACAK. EĞER ÜLKENİN ŞARTLARI ZARAR ETMEMİZİ GEREKTİRİYORSA, ÇİFTÇİ ZARAR EDERSE, BANKA DA ZARAR EDECEK.'' 
 
-“MEMURLARA VERİLEN MAAŞ ARTIŞI İKİ AYLIK ENFLASYON KARŞISINDA ERİDİ. MEMUR GELECEK AYLARDA CEPTEN YİYECEK.ENFLASYONU CEPTEN FİNANSE EDECEK VE ENFLASYONUN ALTINDA EZİLECEK”
 
-“KRİZ TEĞET GEÇTİ” DİYEN BAŞBAKAN’A, ''SEN BANKAYSAN, BANKACILARIN ADAMIYSAN KRİZ SANA TEĞET GEÇTİ AMA SEN MİLLETİN ADAMIYSAN TEĞET GEÇMEDİ''
 
-'AMERİKA’NIN TAVRI KARŞISINDA 'YAPILMASI GEREKEN, ERMENİSTAN İLE İMZALANAN  VE ALDATMACA BELGESİNDEN BAŞKA HİÇBİR DEĞERİ OLMADIĞI ORTAYA ÇIKAN PROTOKOLLERİ, MECLİSİN GÜNDEMİNDEN ÇEKMEKTİR''
 
İletişim Koordinatörlüğü (Ankara)– Genel Başkan Deniz Baykal CHP Grup Genel Kurulu’nda güncel olayları değerlendirdi

''Türkiye'de sözün bittiği noktadayız. Bu zihniyeti bir an önce iktidardan uzaklaştırmak tek çaredir'' diyen Genel Başkan Baykal’ın sık sık alkışlarla kesilen konuşması şöyle ;

 

CHP GENEL BAŞKANI DENİZ BAYKAL’IN; 09.03.2010 TARİHİNDE
GRUP GENEL KURUL TOPLANTISINDA YAPTIĞI KONUŞMA
 
CHP Genel Başkanı Deniz BAYKAL – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri, sevgili vatandaşlarım; hepinizi içten sevgilerle, saygılarla selamlıyorum, hoş geldiniz. (Alkışlar) Bu hafta da yine önemli gelişmelerle karşı karşıyayız. Onu hep birlikte değerlendirmeye çalışacağız.
 
Değerli arkadaşlarım, önce dün, evvelsi gün sabaha karşı Elazığ’da gerçekleşen deprem dolayısıyla üzüntülerimi sizlerle paylaşmak istiyorum. Elazığ’da yaşanan deprem maalesef 51 vatandaşımızın can kaybıyla sonuçlanmıştır, pek çok yaralı vardır. Ayrıca hayvan varlığı zarara görmüştür. Vatandaşlarımızın konutları yaşanamaz hâle dönmüştür. Ciddi bir facia yaşanmıştır. Bu yaşanan deprem afeti dolayısıyla önce bütün milletimize, bütün Elazığlılara geçmiş olsun dileklerimi, bu depremde canını kaybetmiş olan vatandaşlarımızın ailelerine başsağlığı dileklerimi, yaralılara acil şifa dileklerimi ifade ediyorum. Milletçe büyük üzüntü içindeyiz. Tabii bu olaylar karşısında üzüntü ifade etmek çok doğal, çok insani bir görev, bir sorumluluk ama bunun ötesine artık geçmek durumundayız. Bu yaşanan olaylar artık bize pek çok şeyi göstermiştir. 6 büyüklüğündeki bir depremde 51 can kaybının ortaya çıkmış olması gerçekten çok acı bir olaydır. Yani buradan çıkarmamız gereken çok ders vardır. Bunu bir siyasi çekişme, tartışma konusu hâline dönüştürmeden Türkiye olarak, üzerinde yaşadığımız coğrafyanın bu temel özelliğini hiçbir zaman unutmadan artık bu konularda atmamız gereken adımları milletçe atmaya yönelmemiz lazım.
 
Değerli arkadaşlarım, uzun süreden beri deprem olayları karşısında Türkiye depremden sonra yapılması gerekenler konusunda gereken örgütlenmeyi belli bir ölçüde bir düzeye taşıdı. Deprem sonrasında ne yapmamız gerektiğiyle ilgili bir birikime sahip olduk hem sivil toplum kuruluşlarımız hem devletin resmi organları hem Türk Silahlı Kuvvetleri bu konuda gerçekten ciddi gayret gösteriyorlar ve depremin acılarını sarma bakımından elden gelen deprem sonrasında yapılmaya çalışılıyor ama tabii ölen ölüyor, giden gidiyor. Asıl mesele buna engel olabilmek, buna önlem alabilmek, yani depremden sonrası yapılması gerekenleri artık bırakmalıyız, depremden önce yapmamız gerekenlerin üzerinde ciddi, sorumlu bir yaklaşım içinde çareleri geliştirmeliyiz ve uygulamalıyız. Bunların ne olduğu belli. Deprem coğrafyasında yaşıyoruz. Hangi bölgelerimizde hangi öncelikle bir deprem afetinin ortaya çıkabileceğini bu konu üzerinde çalışan bilim adamları bize söyleyebiliyor. Bunun gereğini yapmamız lazım, bu konuda bir zihniyet değişikliğine ihtiyaç var. Bakınız ben, değerli arkadaşım Sayın Kılıçdaroğlu bölgeye gerekli incelemeleri yapmak üzere arkadaşlarla birlikte görevlendirildi, gitti. Biraz önce ondan kapsamlı bir bilgi aldım. Tıkanmış olan yollar açılmış. Yollar tıkanmıştı, ulaşım imkânsız hâle gelmişti, o konuda bir kaos var idi. Tıkanmış yollar şu sırada açılmış ama kış, ısınma problemi var ısınma problemi çok daha ağır bir biçimde ortaya çıkıyor. Bunun çaresi katalitik sobalardır, katalitik sobalar hâlâ bölgeye gitmiş değil. Orada hasta var, yaşlı var, çocuk var, mutlaka bir ısınma düzeni almak lazımdır. Evler yaşanabilir gibi değil, bir süre daha bunun devam edeceği anlaşılıyor. Derhal katalitik soba teminini gerçekleştirmeliyiz. Çadır yetersiz, bunu arkadaşlarımız tespit ettiler, bildirdiler. Bir an önce çadır konusunda da gerekeni yapmalıyız. Bu olay dolayısıyla bizim bu olayın tabii denetim altına alınması, bu ihtiyaçların karşılanması bir an önce gerçekleştirilmelidir ama derhal sadece o bölgede değil, o bölge civarında beklenen deprem ortaya çıkabileceği düşünülen bölgelere ve İstanbul’a yönelik olarak çok ciddi deprem öncesi alınması gereken önlemleri bir milli dayanışma anlayışı içerisinde el birliğiyle derhal uygulamaya koymamız lazımdır. Bu çok büyük bir konudur. Bu vesileyle ben, bu noktaya bir kez daha dikkati çekmek istiyorum. Umarım, iktidar, bir milli afet planlaması yapma ihtiyacını kavrar. Afet işleri, olay sonrası ortaya çıkmış olan zarar karşısında atılacak adımları araştırmanın bir adım daha ötesine geçer, proaktif oluruz, olaya takaddüm ederiz, ön alırız, geleceği bilinen felaketler, afetler ortaya çıkmadan yapılması mümkün, yapılması gerekli ne varsa elbirliğiyle yaparız. Böyle bir çağrıyla bu konudaki anlayışımı noktalamak istiyorum.
 
Değerli arkadaşlarım, dün 8 Mart Dünya Kadınlar Günü idi. Dünya Kadınlar Günü dolayısıyla tabii bütün kadınlarımızın bu gününü kutluyorum fakat izin verirseniz Dünya Kadınlar Gününü ben bu yıl çoluk çocuğunun rızkı için Ankara’nın kışında bir büyük emek mücadelesini, bir direnişi sergileyen Tekeldeki kadın işçilerimize adamak istiyorum. (Alkışlar) Ve herkesin, bütün kadınlarımızın, Türkiye’deki bütün kadınlarımızın bu gününü Tekelde çalışan işçi kadınlarımızın şahsında kutlamak istiyorum ve bütün kadınlarımızın da bu günü yaşarken bu mücadeleyi veren kardeşlerini unutmamaları gerektiğine dikkatinizi çekiyorum.
 
Değerli arkadaşlarım, Dünya Kadınlar Günü diyoruz ama aslında o, dünya emekçi kadınlar günüdür. Yani bir cinsiyet vurgulamasının ötesinde ona paralel, onun yanı sıra bir de emek vurgulaması vardır ve kısaca hatırlatmak isterim. Bu olayın kökü 1857 yılına gider, 1857 16 Aralıkta Amerika’da kadın işçiler, dokuma işçileri bir grev uygulamasına, haklarını almak için bir grev uygulamasına başvurmuşlardı. Bu grev uygulaması karşısında polis olağanüstü yüksek önlemler aldı, grev yapılan yeri kuşattı ve o insanların dışarı çıkmasına olanak vermedi. Ağır polis uygulaması karşısında panik yaşandı ve maalesef bu olayda 129 kişi yaşamını kaybetti, 1857 yılı. Tabii daha sonra ikinci enternasyonale bağlı kadın hareketi, yani Sosyalist Enternasyonale bağlı kadın hareketi, bu sol düşüncenin, sosyalist düşüncenin hepimizin bilincine, bugünkü anlayışımıza katkısını hatırlatma ihtiyacını hissediyorum. (Alkışlar) İkinci sosyaliste bağlı kadın hareketi 1910 yılında Kopenhank’taki toplantıda Alman Sosyal Demokrat Partinin önerisiyle bugünün bir kadın, dünya emekçi kadınlar günü olarak anılmasını karara bağladı. Bu tabii sosyalistlerin bir kararı olarak anlaşıldı, fazla hoşlanmayanlar vardı fakat bir süre sonra bu karar Birleşmiş Milletlerin de bir resmi, ortak, evrensel kararı hâline dönüştü. Bugün Birleşmiş Milletler kararıyla da bugün kutlanmaktadır. Türkiye’de de bu konu ilk kez 1921 yılında, yani daha cumhuriyetimiz kurulmadan önce emekçi kadınlar günü olarak Türkiye’de kutlanmıştır. Fakat daha sonra bunun tekrar hatırlanması 1975 yılına, yani Cumhuriyet Halk Partisi iktidarının işbaşına gelişinden sonraki döneme kısmet olmuştur. 1975 yılında bu yaygın bir şekilde kutlanmaya başlanmıştır ve Birleşmiş Milletler kadınlar on yılı programından Türkiye’nin de etkilenmesiyle Türkiye 1975 Kadın Yılı Kongresi Türkiye’de yapılmıştır. 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra dört yıl bu kutlamalar yasaklanmıştır. Yani bugünün böyle bir hem sosyal içeriği vardır, emek içeriği vardır, alın teri içeriği vardır hem de bir demokratik içeriği vardır, insan haklarıyla ilgili, demokratik hak ve özgürlüklerle ilgili bir boyutu vardır. O nedenle bugünü kutlarken bu tarihi çerçeveyi unutmamalıyız, neyi kutladığımızı çok iyi bilmeliyiz diyorum. O nedenle Tekelde direniş sergileyen işçi kadınlar adına bunun kutlanması hem güne çok yakışıyor hem Tekel işçilerine çok yakışıyor. (Alkışlar)
 
Değerli arkadaşlarım, bu vesileyle şu küçük hatırlatmaları da yapmalıyım. Türkiye’de çalışan kadınlarla ilgili sorunlar ne yazık ki son dönemde azalmamıştır, artmıştır. 1990 ila 2009 yılları arasında Türkiye’deki kadın işgücü gerilemiştir, işsiz kadın sayısı ikiye katlanmıştır. Yani ekonomik krizde ilk darbeyi yiyen, ilk fedakârlık yapmak durumunda olan, ilk sıkıntıyı hisseden kadın olmuştur. Kadınlar, 99’dan bu yana ekonomik krizle de ilgisi olmadan, Türkiye’de yaşanan siyasi gelişmelerle de herhalde doğrudan ilişkili bir biçimde ya iş yaşamının dışına doğru itilmeye başlamışlardır ve bugün kadın Türkiye’de evde ya da tarlada ücretsiz işçi, karşılığını alamadan çalışmak durumunda olan işçi, ecir konumuna maalesef girmiştir. Değerli arkadaşlarım, 1999 yılında işgücünü katılma oranı bakımından kadınlar toplam çalışanların yüzde 30’unu oluştururken, şimdi 2009 yılında bu rakam yüzde 30’dan yüzde 26’ya inmiştir. Çalışanların içindeki kadın oranı çok ciddi şekilde aşağıya çekilmiştir. Yani emekçi kadınlar, işte, giderek emekten de dışlanan kadınlar, daha doğrusu ücret almadan çalışmak durumunda kalan kadınlar gerçeği ortaya çıkmaya başlamıştır. Eğitim bakımından da duruma herkesin dikkatini çekmeyi görev biliyorum. Okuma yazma bilmeyen kadın sayısı 2009 yılı sonu itibariyle Türkiye’de 3 milyon 730 bindir, yani 3 milyon 730 bin kadınımız okuma yazma bilmez konumdadır ve yine bunlar hep TÜİK rakamları, devletin resmi rakamları. Okur yazar olup da bir diploması olmayan, bir okul bitirmemiş olan kadın sayısı ise 6 milyon 917 bin 210’dur. Yani Türkiye’de hâlâ eğitim bakımından da kadına yönelik atılması gereken çok ciddi adımlar vardır. Elbette bu tablo Türkiye’de ekonomik hayata, yani ekonomik duruma, mal varlığına, kazanç durumuna, gelir düzeyine, siyasi temsil düzeyine de kaygı verici biçimde yansımaktadır. Bütün bunları bugünde hatırlatmayı görev biliyorum. Bütün bu olumsuzluklara rağmen kadınlarımızın Türkiye’de de geleceğinin çok parlak, aydınlık olacağından hiç kuşku duymuyorum. Böyle bir geleceğe el birliğiyle daha hızla ulaşabilmek için biz kendimizi sorumlu ve görevli biliyoruz. Geçmişte olduğu gibi kadınlara siyasi hakların tanınması konusunda Cumhuriyet Halk Partisinin, cumhuriyet hükümetlerinin sergilediği davranışın benzerlerini önümüzdeki dönemde Cumhuriyet Halk Partisi olarak gerçekleştireceğimizi bir kez daha ifade etmek istiyorum. (Alkışlar)
 
Değerli arkadaşlarım, ekonomideki gelişmelere kısaca göz atarsak, yine Türkiye’nin ekonomik sıkıntılarını geride bırakmaya yönelik umut verici bir ilerlemeyi hâlâ gerçekleştirememiş olduğuna dikkatinizi çekmek istiyorum. Yani eldeki veriler, bir kez daha bize gerek enflasyon, gerek işsizlik, gerek borçlanma bakımından Türkiye’de sıkıntıların azalmadığını, tam tersine artmaya devam ettiğini bize gösteriyor. Gerçekten çok kaygı verici bir tablo var. Biliyorsunuz, geçenlerde enflasyon rakamları açıklandı. Enflasyonu bir süredir unutmuştuk ama açıklanan enflasyon rakamları uyarıcı oldu, dikkate alınması gereken bir durumun varlığına dikkatimizi çekti ve uzun süreden beri ilk kez iki rakamlı enflasyon noktasına geldik, yani yüzde 10’nun üzerinde bir enflasyon manzarası kendisini gösterdi. Bu tabii hem gelecek bakımından kaygı vericidir hem faizlerin bir süre sonra buna paralel olarak artması tehlikesini gündeme getireceği için, sadece enflasyon yoluyla değil, ekonominin dengelerini, faizleri de yukarıya çekeceği için uyarıcı olması gereken bir tablodur. Şu anda yüzde 10 mühim değil deyip geçiştiremeyiz, dikkatli olmamız lazım. Eğer faiz enflasyon sarmalı, kısır döngüsü işlemeye başlarsa çok üzüntü verici olur. Buraya yakayı kaptırmamak lazımdır. Tabii bir de bu enflasyondaki artışın Türkiye’deki gelir dağılımı bakımından yarattığı bir olumsuzluğa dikkatinizi çekmek isterim. Bildiğiniz gibi, enflasyona bağlı olarak Türkiye’de memur maaşları belirleniyor, belirlendi. Kısa bir süre ince memur maaşları belirlendi ve iki altı ay için verilen memur maaş artışının ortalaması olarak Türkiye’de memurların 3,75’lik bir artış tablosuyla karşı karşıya olduğunu gördük. 3,75 bir memur maaş artışı aylık ortalama olarak ikisinin ortalaması 3,75 olarak gözüküyor. Ocak ve şubat aylarında ortaya çıkan fiyat artışları birlikte dikkate alındığı zaman iki ayda 3,32 bir fiyat artışı ortaya çıktı. Yani memurlara verilen ücret artışının, maaş artışının etkisi iki ayda ortadan kalktı. Önümüzdeki on ay boyunca memur cepten yiyecektir. Verilmiş olan artış iki ayda sıfırlanmıştır. Resmi rakamlara dayalı olarak söylüyorum, yani bu rakamların aslında gerçeği yansıtmadığını biliyorsunuz. Bu rakamların aslında bir memurun harcama kalıbını temsil etmediğini biliyorsunuz, yani bunlar hesaplanırken orta hâlli, dar gelirli vatandaşımızın kesinlikle ilgilenmediği yığınla mal da devreye sokularak gerçekçi biçimde bir hesaplamaya engel oluyorlar ve işi yumuşatıyorlar, bunları biliyoruz. Ayrıca, 3,32 gözüküyor, memur maaşına baktığımız zaman, mutfak harcamasına baktığımız zaman memurların, bu 3,32 değil, onun iki katı, hatta daha fazlası. Yani bütün bunlar da dikkate alındığı zaman verilmiş olan maaş artışının iki ayda, ocak, şubat sonunda bittiğini, artık önümüzdeki on ay boyunca memurun cepten enflasyonu finanse edeceğini, yani gelirinin azalacağını, gelir kaybı yaşayacağını, yani enflasyonun altında memurun ezilmeye, bu yıl için şubat ayından itibaren fiilen başlandığını bilginize, dikkatinize sunmak istiyorum.
 
Yine aynı şekilde, değerli arkadaşlarım, işsizlik rakamları açıklandı. İşsizlik rakamlarını geçen defa dikkatinize sunmuştum. Bir yılda 860 bin kişi daha işini kaybetti ve işsizlik rakamı yüzde 14 olarak ortaya çıktı. Bunun gerçekçi olmadığını biliyoruz, ama o gerçekçi olmayan rakamlarla ilgili olarak şu noktaya da dikkatinizi çekmek istiyorum. Bizim çalışma istatistiklerimizi hazırlarken TÜİK, iş aramayan, işe muhtaç olan, iş başı yapmaya hazır olan bir kesimin de soruşturmasını yapıyor ama bunun burada ortaya çıkan rakamı Türkiye’deki işsizlik rakamına dahil etmiyor, bunlar işsiz sayılmıyor, yani iş talep etmek için devlet dairesine, devletin resmi İŞKUR’unun kapısına kuyruğa girip beklemeyen, yıllarca beklediği için umudunu kaybetmiş, ama işe muhtaç olan, iş başı yapmaya derhal hazır olan bir kesim var. Bu kesimin sayısı 211 bindir, bu durumda olanlar 211 bine çıkmıştır. Bunlar da eklenince bizim yüzde 14 olan işsiz oranımız yüzde 20,61’e çıkmaktadır yani Türkiye’de devletin resmi rakamlarıyla sadece dar işsiz tarifi içinde değil, çalışmaya hazır olduğu halde kuyruğa girmemiş olan insanlar da dahil edildiği zaman Türkiye’deki resmi işsizlik tarifi yüzde 20,61’e çıkıyor. Bu vahim bir manzara değerli arkadaşlarım. Yani Türkiye’deki her 5 kişiden 1’i işsiz demektir. Gençlere baktığımız zaman korkunç, yüzde 30’lara çıkıyor. Kadınlara baktığımız zaman vahim. Çok kaygı verici, üzüntü verici bir işsizlik tablosuyla ülkemizin karşı karşıya olduğunu da bu vesileyle bir kez daha dikkatinize sunmak istiyorum.
 
Değerli arkadaşlarım, yine aynı şekilde bunların bir sonucu olarak, yoksullaşmanın bir sonucu olarak Türkiye’de borçlanma artmıştır ve Merkez Bankasının en son resmi verilerine dayalı olarak söylüyorum. 2010 yılının ocak ayında kredi kartı borcunu ödeyemeyenlerin sayısı 68 bin 227 kişi daha artmıştır. Yani ocak ayında 68 bin kişi daha ek olarak kredi kartı borcunu ödeyemeyenler ordusu içinde yerini almıştır ve böylece kredi borcunu ödeyemeyenlerin sayısı 2008, 2009 ve 2010’nun ocak ayı dahil olmak üzere, iki yıl bir aylık bir süre içinde 1 milyon 61 bin kişi artmıştır, eklenen 1 milyon 61 bin iki yıl bir ayda. Değerli arkadaşlarım, böylece kredi kartını ödeyemeyenlerin sayısı 2008 öncesine göre 4 kat yükselmiştir. Yine ocak ayında kredi kartını değil, ferdi kredi borcunu ödeyemeyenlerin sayısı 51 bin 716 kişi artmıştır. Bunlar da 704 bin 658 kişiye ulaşmıştır. Yani daha önce 2008, 2009 yılında 646 bin kişi artmıştı ferdi kredi borcunu ödeyemeyenler 646 bin kişi artmıştı, böylece sayı 12 kat yükselmiştir. Kredi kartı 4 kat, ferdi kredi borcunu ödeyemeyenler 12 kat artmıştır.
 
Değerli arkadaşlarım, tabii bunlar üzüntü verici, kaygı verici bir tabloyu bize gösteriyor. Buna herkesin dikkatini çekmek isterim. Türkiye’de esnaf ve çiftçi bu rakamların ötesinde çok ciddi bir ekonomik bunalımı yaşamaktadır. En büyük sıkıntıyı yaşayan kesimlerin başında çiftçilerimiz ve esnaflarımız gelmektedir. Yani esnafın yarısı çarkı döndürmek için varlık yokluk mücadelesi vermektedir. Esnafın yarısı sadece emeğini seferber etmekte, mahcup olmamak için işini devam ettirir gibi bir göstermelik görüntü içindedir ve hazırdan yemektedir, sermayeden yemektedir. Çiftçiler de aynı şekilde çok büyük bir sıkıntı yaşamaktadırlar. Son günlerde yaptığımız yurt gezilerinde gittiğimiz her yerde bu tabloyu çok net bir şekilde görüyoruz. Gerçekten tarımın, çiftçinin yeni bir anlayışla sahiplenilmesine, ekonomimizin tarıma öncelik veren bir anlayış içinde yeniden ele alınmasına şiddetle ihtiyaç vardır. Bunun yapılmaması çok ağır sonuçlar doğurmaktadır. Bakın işsizlik patladı. Niye patladı? Tarımı çökertirseniz işsizlik patlar. Çünkü tarım işsizliği emen, bir sünger gibi işsizleri kucaklayan, kavrayan, bir ölçüde rahatlatan bir önemli işlev yerine getiriyor. Bu son dönemde 2,5 milyon insan tarımdan dışarıya sürüldü. Babalar çocuklarına diyorlar ki, evladım, artık ben ölünceye kadar bu topraktan geçineceğim ama sana artık burada hayat yok, git kendine bir iş bul, kendine bir geçim kapısı bul. Artık köyde hayat yok ve çocukları gönderiyor. Değerli arkadaşlarım, Türkiye’de toprağımız eskiden beslediği insanları şimdi besleyemez hâle gelmiştir. Çiftçi borca batmıştır, traktörüne haciz gelmiştir, evine haciz gelmiştir. Türkiye’de traktör satışları vahim şekilde çökmüştür. Tarımda hayat kayboluyor. Bu çok büyük bir tehlikedir. Bu, işsizliği yaratıyor, istikrarsızlığı yaratıyor, toplumdaki gerilimleri yaratıyor, çok temel bir olay, büyük bir yanlış yapmışlardır. İnşallah önümüzdeki bir seçimden sonra ortaya çıkacak Cumhuriyet Halk Partisi iktidarında öncelikle ele alacağımız kesimlerin başında ülkemizin çiftçileri ve köylüleri gelmiştir. (Alkışlar)
 
Değerli arkadaşlarım, bu sıkıntı yaşanıyor. Çiftçi borç içinde, çiftçi perişan ama geçen hafta açıklandı, Türkiye Ziraat Bankası yüzyılın en büyük kârını yapmış, 3,5 katrilyon. Yani Ziraat Bankası 3,5 katrilyon kâr ediyor, çiftçi perişan, çiftçi bitmiş, bunun bir anlamı yok mu? Bunun Türkiye’nin izlediği politika bakımından uyarıcı, yol gösterici, sarsıcı bir tablo olduğunu düşünmez misiniz? Ziraat Bankası bankacılık sektörü 3,5 katrilyon kazanacak, cumhuriyet tarihinin en büyük rekorunu kıracak ama çiftçi de en perişan dönemini yaşayacak. Yani değerli arkadaşlarım, aynı şeyi diğer bankalar bakımından bakın. Sanayi yüzde 6 küçüldü, işsizlik yüzde 14 arttı, sanayide en yüksek işsizlik yaşanıyor, ekonomi daralıyor ama bütün bankalar kâr ediyor, bankacılık kâr ediyor. Bu neyi ortaya koyuyor? Bu, AKP’nin politikasının insan odaklı olmadığını, AKP’nin politikasının rant, kâr, temettü odaklı olduğunu ortaya koyuyor, yanlış olan da budur değerli arkadaşlarım. Yani böyle bir çarpıklık olamaz, olmamalı. Amerika’da bankalar battı vatandaş da zarar gördü, Türkiye’de vatandaş zarar gördü, bankalar kâr etti, Başbakan da çıktı “Bu kriz bize teğet geçti” dedi. Sen eğer bankaysan, sen eğer bankacılarını adamıysan sana teğet geçti, ama sen milletin adamıysan, çiftçinin adamıysan sana teğet geçmedi. (Alkışlar)
 
Değerli arkadaşlarım, sorun budur. İnşallah önümüzdeki dönemde artık şunu kavramış olarak Türkiye siyaset götürecektir. Kazanacaksak hep beraber kazanacağız, banka da kazanacak, çiftçi de kazanacak, esnaf da kazanacak, sanayici de kazanacak. Eğer ülkenin şartları zarar etmemizi gerektiriyorsa çiftçi zarar ederken banka da zarar edecek, herkes zarar edecek. (Alkışlar)
 
Değerli arkadaşlarım, geride bıraktığımız hafta içinde en öncelikli gündem maddelerinin başında Amerikan Kongresinde yaşanan Ermeni soykırımıyla ilgili karar tasarısı etrafındaki tartışmalar gündemimizi belirledi. Bu konu tabii çok önemli. Biz, taa başından beri Cumhuriyet Halk Partisi olarak bu konuda önemli bir görev yapıyoruz. Hep yol gösterdik. İyi niyetle hükümete yapmaması gereken, yanlış olacak olan adımlar konusunda uyarılarda bulunduk ama maalesef bu noktaya gelinmiştir. Şimdi, ben, bu konuyu hep konuştuk, yine konuşuruz ama kamuoyumuzun aydınlanması açısından bir noktaya dikkatinizi çekmek istiyorum. Bu Amerikan Kongresinde Türkiye’ye ya da Osmanlıya yönelik böyle karar tasarılarının konuşulmasının, karar alınmasının ilginç bir tarihi var. Bu tarihe hepinizin dikkatini çekmek istiyorum. Sanmayın ki bu konu yeni ortaya çıkmış bir konudur, bir süreden beri bizi meşgul eden bir konudur. Ta 890 yılından itibaren, yani ortada daha 1915 olayları yokken, yaşanmamışken 1890 yılından itibaren Amerikan Kongresi sürekli olarak Türkiye’deki Ermeni konusuna yönelik ilgi sergilemiştir ve bu olaylar, 1915 olayları yaşanmamışken 1890’da Erzurum’da Ermeni isyanı çıkmasıyla birlikte Amerikan Kongresi “Ne oluyor orada” diye bu işe sahip çıkmaya başlamıştır ve bu isyanın ardından, 1890 Erzurum isyanının ardından 1894 Kayseri, Yozgat, Çorum, Merzifon ve Sason olayları yaşanmış ve arkasından da 1894’deki Kahramanmaraş’ta Zeytun isyanı belirleyici olmuştur. 1894 isyanından sonra Amerikan Kongresi ilk olarak 1894 tarihinde yani 116 yıl önce, daha 1915 yaşanmamışken, 1894 tarihinde bir kararla, Osmanlı Devletinin katliam yaptığını ilan ederek suçlamıştır. Arkasından olaylar devam etmiş, 1896’da Van’da Ermeni isyanı çıkmıştır ve bu isyanda yaşanan olaylardan sonra yine aynı yıl 1896, iki yıl sonra Amerikan Kongresinde Osmanlı Devleti aleyhine bir karar alınmıştır. 1909’daki Adana isyanı sırasında Amerikan Kongresinin bu konuya yaklaşımı biraz daha farklı olmuştur. Kongre, 2 Amerikan savaş gemisini gözdağı vermek amacıyla Osmanlı Devletinin karasularına göndermiştir Adana’daki isyan karşısında alınan tedbirler dolayısıyla. 1915’ten önce yaşananlar bunlar değerli arkadaşlarım. 94’te bir karar, 96’da bir karar ve 1910’da buraya iki Amerikan savaş gemisinin gönderilmesi ve 1915 olaylarıyla ilgili olarak önce 9 Şubat 1916’da, daha sonra 11 Mayıs 1920’de iki ayrı karar tasarısıyla Osmanlı kınanmıştır Amerikan Kongresi tarafından. Bu tarihten itibaren 1975 yılına kadar herhangi bir karar tasarısı alınmamıştır. Yani 1915 olaylarıyla ilgili olarak 1920’de iki ayrı karar tasarısı alındı, 1920’den 1975’e kadar hiçbir adım atılmadı. Yaklaşık 55 yıl sonra Amerikan Temsilciler Meclisine sunulan bir karar tasarısı Dış İlişkiler Komitesinden geçmiştir 1975’te, ardından genel kurula getirilen tasarı 75’te kabul edilmiştir, daha sonra senatoya getirilen tasarı geri çevrilmiştir. Daha sonra bir süre bu tasarılara ara verilmiştir ve Asala terörü Ermeni iddialarını gündeme taşımıştır. Yeni bir Ermeni tasarısı Temsilciler Meclisine 1984’te götürülmüş ve 12 Eylül 1984’te bu tasarı kabul edilmemiştir. Ertesi yıl, yani 1985’te temsilciler meclisine beş ayrı karar tasarısı sunulmuş, bunlar da 4 Haziran 1985’te reddedilmiştir ve 1987’de sunulan bir başka tasarı da yine aynı şekilde reddedilmiştir, yani 80’li yıllarda sunulan karar tasarıları birbiri ardından hep reddedilmiştir. Üç yıl sonra 1990’da sunulan Ermeni tasarısı 1991 yılında çıkan Birinci Körfez Savaşı nedeniyle Türkiye ile ilişkilerin önemi düşünülerek askıya alınmıştır ve 2000 yılında yeni bir Ermeni tasarısı yine komite tarafından görüşülerek kabul edilmiştir, tasarı genel kurula getirilmesi beklenirken Türkiye’nin müdahalesi ve dönemin Amerikan Başkanı Clinton’un girişimleri sonucu tasarı 2000 yılında geri çekilmiştir. Daha sonra 2005 yılında iki tasarı daha getirilmiş ve her ikisi de kabul edilmiştir ama bu tasarılar da genel kurulun gündemine alınmamıştır. 2007 yılında yeni bir tasarı desteklenmiştir ve oylama sonucu kabul edilen Ermeni tasarısı bu defa Başkan Bush’un çabalarıyla temsilciler meclisi genel kurulu gündemine alınmamıştır.
 
Değerli arkadaşlarım, böyle bir tarih var. Yani 116 yıldır Amerikan Kongresi bu olaylarla ilgili olarak bizi suçluyor. Şimdi önümüzdeki tasarının bir yeni noktasına dikkatinizi çekmek istiyorum. Bu tasarı, 1915’te yaşanan olaylar dolayısıyla Amerikan Kongresinin karar almasını istemiyor. 1915-1923 arası yaşanan olaylar dolayısıyla Amerikan Kongresinin karar almasını talep ediyor yani artık 1915 olayı geride kalmıştır, şimdi hedef sadece Osmanlı yönetimi değil, Osmanlı dönemi değil 1923, yani Türkiye Cumhuriyeti dönemi, yani Mustafa Kemal Atatürk dönemi de Ermeni ithamlarının hedefi hâline getirilmek istenmektedir. Ne kadar acı bir manzara. Ne kadar iyi niyetten uzak, ne kadar gerçeklerden kopuk, ne kadar peşin fikirli, ne kadar itham edici, karalayıcı bir zihniyetin yansıması. Değerli arkadaşlarım, önce bir defa bu olayın böyle 1915 olaylarıyla ilgili olmadığını Türkiye’de herkes anlamalıdır, bunun için bunları söylüyorum. Daha önce bir iki kez söyledim, yeterince dikkat edilmesi ama hep birlikte bilelim. Bu, 1915-1923 arası dönemdir ve şimdi artık bu olay tarihe yönelik bir karalama, bir suçlama olmanın ötesinde, Türkiye’nin gelecekteki politikasını belirlemek için kullanılacak bir levye, bir araç hâline getirilmektedir. Yani imzalanmış olan protokoller bu 116 yıllık çabaya yeni bir hayat şansı vermiştir, onu anlatmaya çalışıyorum. Yani gelecek için artık bunu bir tehdit olarak kullanmak, bir dış politika aleti olarak kullanmak mümkün hâle getirilmiştir. Osmanlı döneminde yapılan müdahalelerin amacı Osmanlıda bir Ermeni devletinin oluşması için gerekli zemini yaratmak amacına yönelikti 1890’da başlayan olayların amacı bu idi. 1915’ten sonra yaşanan gelişmeler artık bunu gündemden düşürünce çok uzun süre bu askıya alındı 50 yıl, 55 yıl, daha sonra tekrar gündeme geldi. Şimdi ne diye gündeme geliyor? Sadece insanlığın, adaletin ortaya çıkmasını sağlayalım, yaşanmış olan haksızlıkların adını koyalım duygusallığının gereği olarak mı bu ortaya çıkıyor, yoksa başka bir siyasi hesabın parçası olarak mı gündeme getiriliyor? Şimdi görüyoruz ki, bu Ermenistan konusunda, Türkiye’yi Kafkasya konusunda bir istikamete sokabilmenin aracı olarak kullanılıyor.
 
Değerli arkadaşlarım, bu konuyu ta başından beri hep büyük bir sorumluluk duygusuyla inceledik, uyardık. Bu konunun yeterince olgunlaşmadığını, Ermenistan’la Türkiye arasında arzu ettiğimiz yakınlığın kurulabilmesi için gereken zihni ortamın Ermenistan’da henüz şekillenmediğini, Ermenistan’ın Türkiye’ye dostane bakabilecek, yani mesela Doğu Anadolu’nun Batı Ermenistan olarak sayılmasından vazgeçebileceği, mesela soykırım iddiasının tarihçilere, bilim adamlarına objektif verilerle, belgelerle, tutanaklarla, resmi arşivlerin açılması suretiyle gerçeklerin ortaya çıkmasına yönelik bir çalışmaya evet diyecek noktaya henüz gelmediğini, onlar bu noktaya gelmediği sürece, Azerbaycan’daki işgal de aynen devam ettiği sürece, Türkiye’nin Azerbaycan’ı yok sayarak, onu dışlayarak, onu bir kenara iterek, üstelik Türkiye hakkında sınırına tepki gösterirken soykırım iftirasını Türkiye’nin alnına damgalamaya çalışırken dostluk ve kardeşlik arayışı içine girmemizin mümkün olamayacağını, maalesef mümkün olamayacağını, biz istediğimiz hâlde bunun gerçekleşemeyeceğini anlattık ve dedik ki, sakın ha, sanki bu mümkün olabilirmiş gibi, sanki böyle bir zemin varmış gibi bir izlenim vermeye yönelik olarak adımlar atmayın, o adımları atarsanız bir yere varamazsınız, ama bir yerleri yıkarsınız, Azerbaycan’la Türkiye arasındaki dostluğu olmayacak bir işe kalkışarak yıkarsınız, değmez, yanlıştır, yapmayın dedik. (Alkışlar) Şimdi geldiğimiz noktada bu ortaya çıktı. Bu görüldü. Üstelik o protokol uygulanabilir değildi, protokolün imzalanmasından sonra bir de baktık ki Ermenistan Anayasa Mahkemesi bir karar aldı dedi ki, “Yani bu protokolde açıkça öyle söylenmiyor ama birileri belki bu protokolün Kars Anlaşmasının yürürlükte olabileceği gibi bir izlenime kapılması mümkündür, yani Türkiye ile Ermenistan arasındaki sınırı, bugünkü sınırı bizim kabul ettiğimiz anlamına bu protokole alması mümkündür. Sakın ha, alamazsınız, bunu kabul etmiyoruz” dedi Ermenistan Anayasa Mahkemesi ve yine bu protokol, tarih komisyonu kuracağız, bilim komisyonu filan kuracağız demişsiniz orada, bu sözlerin belki soykırımı irdeleyeceğiz, inceleyeceğiz, araştıracağız anlamına birileri tarafından alınması mümkündür. Sakın ha, alamazsınız diye karar aldı, resmi mahkeme kararı aldı. Şimdi bu kararlar da ortaya çıktıktan sora, biz, zaten protokolün uygulanabilir olmadığını, onların kafasında demin konuştuğum düşüncenin yattığını biliyorduk, buradan bir şey çıkmaz, bir şey çıkacakmış gibi adım atarsanız Azerbaycan’la dostluğumuzu yıkarsınız, yapmayın. Amerika’nın gönlümü tutacağız diye bunu yapmayın. Amerika’ya da bunu anlatın, Amerika’nın da Azerbaycan-Türk dostluğunun devam ettirilmesinde yararı vardır. Onlar bunu görmüyor olabilirler ama bölgenin istikrarı, Kafkasya’nın istikrarı Türkiye ile Azerbaycan arasındaki dostluğa çok büyük ölçüde dayalıdır. Bunun gereğini yapın, onlar görmese de yapın, olmayacak işlere kalkışmayın dedik, kalkıştılar. Üstüne üstlük, Ermenistan anayasa mahkemesi bir de karar aldı ve dedi ki “Yok kardeşim, soykırıma devam, Türkiye ile sınırı mınırı da tanımıyoruz. Gelin şimdi açın sınırı” diyor bize. Değerli arkadaşlarım, olacak iş mi bu? Bu olaya fırsat veren o protokoldür. Efendim, biz, sevimli gözüktük, uyumlu gözüktük. Bütün dünya, aman ne kadar güzel, Türkler bu konuda çok anlayışlı davranıyorlar dedi. Peki, ne oldu? Yanlış, değerli arkadaşlarım. Şimdi yapılması gereken iş, hiç kuşku yok, artık hiçbir anlamda taşımadığı net bir şekilde gözüken bir aldatmaca belgesinden başka hiçbir değeri olmadığı ortaya çıkmış olan bu protokolleri Meclisin gündeminden çekmektir, yapılması gereken iş budur. (Alkışlar) Yani şimdi bunu, böyle bir siyasi çekişme, sürtüşme konusu hâline hükümet getirmeye, efelikler taslamaya, işte İncirlik şöyle olacak, bilmem Afganistan böyle olacak diye olayı iç politika zemininde kurcalamaya çalışıyor. Bunları bırakın, ciddi olun. Yapılması gereken ve yapılması mümkün olan, yapılması kaçınılmaz olan bir tek iş var, derhal o protokollerin artık anlamını kaybettiğini söyleyip, Meclis gündeminden geriye alınız. Bunu yapınız, bu yeterince uyarıcı olur, yeterince ciddi olur, yapılması gereken iş budur.
 
Değerli arkadaşlarım, ülkemizin temel gündem maddesi öyle anlaşılıyor ki, bu hafta ve önümüzdeki günlerde de hepimizi meşgul etmeye devam edecek. Bu gündem maddesi, hukuk ve anayasa değişikliği konusudur, hukuk konularıdır, sorunlarıdır. Bu konuları sürekli değerlendirmek durumundayız. Değerli arkadaşlarım, önce şunu söylemeliyim: Türkiye’de ciddi bir hukuk sorunu var, bir adalet sorunu var. Yani nasıl olmasın ki milyonlarca vatandaşımız kendi devletiyle davalıdır. Yani tapu davası vardır, orman davası vardır. Bunlar, devletin halkla, vatandaşla, milletle bir hukuk çatışması içinde olduğunu ortaya koymaktadır. Türkiye’nin daha kadastrosu oturmamıştır, Türkiye’nin daha zilyetlik mülkiyet düzeni oturmamıştır, yani hukuk dediğiniz bu. Vatandaş malından emin olacak, canından emin olacak, hukukundan, hakkından emin olacak. Hepsi davalı; ormanla davalı, hazineyle davalı, kuşaklar boyu yaşıyor, kuşaklar boyu yaşadığı yerde malına mülküne sahip değil, hâlâ birisi her an çık diyebilir. Yani en son mesela, Beykoz’da şimdi feryat kopuyor. Beykoz’da yaşayan vatandaşlarımız büyük bir tepki içinde. Üzerinde yaşadıkları evlerinin yıllardır vergilerini veriyorlar, tapu tahsis belgelerini almışlar, yirmi yılı aşkın süredir malik sıfatıyla zilyetlik hakları var. Şimdi, onlara kadastro geldi dedi ki, siz burada işgalcisiniz, zilyet de değil, işgalcisiniz. Şimdi, değerli arkadaşlarım, tabii oradaki yerler değer kazanmaya başlamış olabilir, birilerinin oraya gözünü dikmiş olması mümkündür, oralarda ne güzel sitelerin, ne güzel villaların, ne güzel rant getirecek tesislerin kurulması mümkündür diye hesaplar yapılmış olabilir ama orada on yıllar boyunca, otuz yıl, kırk yıldır yaşayan insanlar var. Vergilerini vermişler, tapu tahsis belgelerini almışlar, zilyet konumundalar, şimdi onlara geliyor diyorlar ki birileri, gönderilmişler, hepsine birden “Siz burada işgalcisiniz.” Değerli arkadaşlarım, şimdi, kendi evlerinde dedelerinden, babalarından bugüne kadar yaşamakta oldukları bu evlerde işgalci gibi gözüken bu insanlara yağmur gibi şimdi ecri misl yağdırılıyor. Yani sadece hukukunu kaybetmiş olmuyor, konumunu, statüsünü kaybetmiş olmuyor, bir de ecri misl bunları ödeyeceksin diye. Şimdi onu ödediği zaman da işgalci olduğunu da kabul etmiş oluyor, yani hem parayı ödeyecek hem de ben burada işgalciyim, işgalci olduğum içinde işgalin bedelini ödüyoruma getirmeye çalışıyorlar. Kıyamet kopuyor tabii şu anda orada. Bu şahısların içinde bulunduğu bu üzüntü verici durum aslında Türkiye’deki hukuk krizinin, adalet krizinin vatandaşımızı çok yakından ilgilendiren somut bir örneğidir, bu yaşanmaktadır. Bu sadece orada değil, Türkiye’nin her tarafında yaşanıyor. Bu ihtilafları bir an önce ortadan kaldırmak lazım. Bu ihtilafları mahkemeleri meşgul eden bir konu hâline getirip sonra da mahkemeleri çalışamaz hâle getirip yıllarca milyonlarca dosyanın altında ezilmiş konuma sokmamak lazım. Bir an önce yapılması gereken en öncelikli işlerden birisidir.
 
Değerli arkadaşlarım, bu çok temel bir konudur. Anayasa değişikliği bir ciddi sorumlu, köklü bir yeni yaklaşımı gerektirmektedir. Bakınız bir süredir bunu Türkiye konuşuyor. İktidar sekizinci yılını bitiriyor, sekiz yıldır bu konuda ciddi bir hareketlenme yoktu, şimdi birdenbire bir hareketlenme ortaya çıktı. Değerli arkadaşlarım, gelin şu noktada bir mutabakat sağlayalım: Anayasa, herhangi bir siyasi partinin işi değildir, Anayasa, Türkiye’nin işidir. Bir siyasi partinin kendi özel meselesi değildir anayasa, 70 milyonun ortak işidir. Sadece 70 milyonun da değil, 70 milyonun geleceğinin, gelecek kuşakların da işidir. Şimdi böyle bir işe nasıl girmek gerekir, ne yapmak gerekir? Canım, ben denk getirdim, Parlamentoda yeter oyum var, ben yapıp geçivereyim. Bu doğru bir yaklaşım değil değerli arkadaşlarım. Hiç kimse için doğru bir yaklaşım değil. Bu ülkede bir anayasa düzenlemeye ihtiyaç varsa herkesin kendine göre bir anayasa projesi kafasında varsa, senin projenin önemi yok, ben kendi projemi dayatırım diyerek anayasa yapmak Türkiye’yi yeni krizlerle karşı karşıya bırakmak demektir. Anayasa konusuna sorumlu, alçak gönüllü, işbirliğine açık yeni bir anlayışla yaklaşmak lazım. Gümrükten mal kaçırır gibi, selin önünden kütük kapar gibi anayasa değişikliği dayatması doğru değildir. Anayasa değişikliği elbirliğiyle, ciddi işbirliğiyle gerçekleştirilecek olan bir iştir. Şimdi, değerli arkadaşlarım, nasıl olacak bu iş? Önce bir defa anayasa değişikliğinin hangi yöntemle yapılacağını kendi aramızda bir müzakere etmeliyiz, bir konuşmalıyız. Canım, ne gerek var, işte Meclis burada, Meclis istediği gibi yapar geçer. O kadar kolay değil, o kadar kolay değil… Elbette Meclis yapacak, elbette Türkiye Büyük Millet Meclisi, milletin iradesiyle elbette anayasa yürürlüğe girecek ama o anayasanın olgunlaştırılması, hazırlanması nasıl olacak? Canım, ben çağırırım işime gelen hukukçuları, AKP adına onlara görev veririm, onlar hazırlığı yaparlar, o hazırlığı da götürürüm Amerika’ya, Amerika’dan da onayını alırım ve bunu yaparken de kimseye de bilgi vermem, kimsenin de haberi olmaz, sonra çıkarım derim ki, işte size anayasa ve bunu da oyum var, kabul ettiririm. Yok öyle şey değerli arkadaşlarım, yok öyle şey. Bu memleketin anayasası Türkiye’de hazırlanacak, Türkiye’de. (Alkışlar) Bu memleketin anayasası herhangi bir siyasi partinin genel merkez salonlarında, odalarında hazırlanmayacak, tüm Türkiye’de, Anadolu’da hazırlanacak. (Alkışlar) 70 milyonun anayasası olacak bu, herkesin bir söz hakkı olacak. Onları dinlememiz lazım, onlarla konuşmamız lazım, bunların yöntemini beraberce irdelememiz lazım. Nasıl olacak? Değerli arkadaşlarım, şu anda yapılması gereken iş, elbette anayasa konusu Türkiye’mizde ele alınması gereken temel bir konudur. Bu konunun nasıl ele alınacağı konusunda bir mutabakatı, bir ortak anlayışı bütün Türkiye’de
 
Kemal SAĞ Facebook Sayfası
Yeni Adana Gazetesi
Merhaba Gazetesi
Radyo Seyhan
Kanal A
Ekspres Gazetesi
Serbes Haber
Adana Haber Net
Adana Haber
Haberler.Com
TBMM
 
 
Online : 8 , Ziyaretçi: 1099965 , Sayfa gösterimi: 8831841Yönetim