Genel Başkan TBMM Grup Konuşmaları 16.02.2010

-''TEKEL İŞÇİSİNE, 4-C UYGULAMASI DIŞINDA İŞİNE DEVAM ETME İMKANINI ÇOK GÖRÜYORSUN, SONRA TEKEL İŞÇİSİNİN DE ALNININ TERİYLE KAZANILMIŞ OLAN TESİSİ,BİR YANDAŞINA, TANIDIĞINA TAHSİS EDİYORSUN''

-''BAŞBAKAN TEKEL İŞÇİLERİNİ KORKUTAMADI, YILDIRAMADI. TEK ŞEY KALDI.. BELKİ SİLİVRİ’YE GÖNDERİRİM DİYE  ERGENEKON İLE KORKUTUR”
 
-“TÜRKİYE'NİN EN TEMEL KONUSU İŞSİZLİK VE İŞSİZLİK GİDEREK ARTIYOR. BUNUN ALTINDA TARIMIN ÇÖKERTİLMESİ YATIYOR. TARIMI, ''EKONOMİDE İŞSİZLİĞİ EMEN SÜNGERDİR. TARIMA HARCANAN PARA ''HELAL'' PARADIR. TARIMIN YANI SIRA HAYVANCILIĞA DA SAHİP ÇIKACAĞIZ.”
 
-“GAP'I HIZLANDIRMAYACAĞIZ, BİTİRECEĞİZ'' .
 
-“CHP KTİDARINDA ÜNİVERSİTEYE GİRİŞ SINAVLARINI, ÖSS'LERİ KALDIRACAĞIZ.”
 
-“GÜNEYDOĞU'DA KURULAN FABRİKALAR ''ZARAR EDİYOR'' DENİLEREK KAPATILDI. ZARAR ETSE DE BU FABRİKALAR ÇALIŞTIRILMALI.”

-''BÜTÜN TÜRKİYE'Yİ AYAĞA KALDIRAN O HABUR GİRİŞİNİN ARKASINDA GELENLERE VERİLMİŞ BİR TEMİNAT VARDIR. GELENLER ORAYA 'GELİYORUZ, ACABA BİZİ TUTUKLAYARAK CEZAEVİNE ATARLAR MI?' KAYGISI İÇİNDE GELMEMİŞLERDİR,GÜVENLE GELMİŞLERDİR''

-''HİÇBİR VİCDANİ TEREDDÜTÜMÜZ YOKTUR, ÇOK NET BİLİYORUZ Kİ BU  AYARLANARAK YAPILMIŞTIR. ŞİMDİ YALAN SÖYLEYEREK, KORKARAK, GERÇEKLERİ SAKLAYARAK BU İŞİ ÖRTBAS ETMEYE ÇALIŞANLAR OLABİLİR AMA BU ONLARIN AYIBINI DAHA DA ARTIRIR''
 
-''GERÇEKLER EBEDİYEN SAKLI TUTULAMAZ. BİR YERDEN ÇIKAR. BU İŞİN DOĞRUSU; EVET MAALESEF BU İŞ OLMUŞTUR. 'BEN ÖYLE DEMEDİM...' VALLAHİ DEDİN Mİ DEMEDİN Mİ BİLMİYORUM AMA YAPTIĞIN ORTADA. AYARLANMADAN BU İŞ OLMAZ. AYARLANMADAN O MAHKEMELER ORAYA GİTMEZ. AYARLANDI. AYARLANDIĞI DA İŞİN İÇİNDEKİ BİRİSİ TARAFINDAN İFADE EDİLDİ. BİZ BUNU MİLLETİN ÖNÜNE KOYACAĞIZ VE İÇİŞLERİ BAKANI'NI HESAP VERMEYE ÇAĞIRACAĞIZ''
 
''BAŞBAKAN BUGÜN 'SİLİVRİ'DE DE MAHKEME VAR'. DEMİŞ. EVET, MAHKEME KURULDU ORADA. 'ÖCALAN DA  İMRALI'DA YARGILANDI'. BURADA NE OLDU? TAHLİYE EDİLDİ BİTTİ. YARGILAMA NEREDE? TAHLİYEYE GİTTİLER, TAHLİYEYE... YARGILAMAYA DEĞİL. TAHLİYEYE HAKİM, SAVCI GÖNDERDİN SEN, YARGILAMAYA DEĞİL”
 
-“BAŞBAKAN GENSORU İÇİN ''BİR ŞEY OLMAYACAĞINI BİLİYORLAR YİNE DE VERİYORLAR'' DEMİŞ. OY VERECEK OLANLAR SENİN EMİR KULUNSA, SENİN KAPI KULUNSA, SENİN TALİMATINLA OY VERECEKLERSE O BİZİM AYIBIMIZ DEĞİL. BİZ, TARİHE KARŞI GÖREVİMİZİ YAPIYORUZ. YARIN ÇIKARLAR DERLER Kİ 'TÜRKİYE'DE BU KADAR MASKARALIK YAPILIRKEN, HUKUKUN IRZINA GEÇİLİRKEN SİZ ANAMUHALEFE OLARAK NE YAPTINIZ?' SORUMLULUĞUMUZUN GEREĞİNİ YAPIYORUZ. ZULME ENGEL OLAMAZSAN HİÇ OLMAZSA ZULÜM KARŞISINDA TEPKİ GÖSTER, BOYUN EĞME. BİZ, YAPABİLECEĞİMİZİ YAPIYORUZ. 'BURADA YANLIŞLIK VAR, HAKSIZLIK VAR' DİYORUZ. VE BUNUN BÖYLE OLDUĞU DA ÇOK AÇIKTIR. HİÇBİR VİCDANİ TEREDDÜTÜMÜZ YOKTUR, ÇOK NET BİLİYORUZ Kİ BU AYARLANARAK YAPILMIŞTIR.”
 
-“ŞİMDİ YALAN SÖYLEYEREK, KORKARAK, GERÇEKLERİ SAKLAYARAK BU İŞİ ÖRTBAS ETMEYE ÇALIŞANLAR OLABİLİR AMA BU ONLARIN AYIBINI DAHA DA ARTIRIR. ÇIKIP YÜREKLİCE 'NE YAPALIM MEMLEKETİN MENFAATİ BUNU GEREKTİRİYORDU, YAPTIK' DİYEBİLİYORLAR MI? DİYEMİYORLAR. BİR DEFA MEMLEKETİN MENFAATİNE DEĞİL. AYRICA YAPTIK DİYECEK BABAYİĞİT... ORADA O BABAYİĞİT YOK.''
 
-“HABUR'DA DİYECEK Kİ 'TAHLİYE ET KARDEŞİM TERÖRİSTİ.' SONRA ERGENEKON'DA DİYECEK Kİ 'VATANSEVERİ DE MAHKUM ET.' ORADA TAHLİYE, BURADA DA MAHKUM ET. BUNU DİYECEKTİR. BU ÖNÜMÜZDEKİ MANZARADIR. BUNA KARŞI HEP BERABER GEREKLİ MÜCADELEYİ VERİYORUZ''  
 
-''TÜRKİYE CUMHURİYETİ CUMHURBAŞKANI NE ZAMAN SEÇİLMİŞ  OLURSA OLSUN BU ANAYASA GÖRE O SÜRE İÇİNDE GÖREV YAPAR  O DA 5 YILDIR''
 
-''ANAYASA DEĞİŞTİRECEĞİZ'' DİYE YOLA ÇIKANLAR, ŞİMDİ HALKTAN, ANAYASADAN, REFERANDUMDAN KAÇAR, İKTİDARLARINI BİRAZ DAHA SÜRDÜREBİLMEK İÇİN YOL, YÖNTEM ARAR HALE GELDİ”
 
-''GEÇENLERDE BİR VALİ MAHKUM OLDU. ASLINDA VALİ Mİ MAHKUM OLDU, BAŞBAKAN MI? O VALİ O İŞİ NİYE ÖYLE YAPTI, KİM YAPTIRDI ONU? VALİYİ MAHKUM EDİYORSUNUZ, VALİYE BU TALİMATI VEREN ADAM NE OLACAK?”
 
-“BAŞBAKAN ERDOĞAN'IN MORALİ BOZUKMUŞ, ONUN MORALİNİ BOZAN ''SEÇİM ANKETLERİ, GELECEK KAYGISI VE HESAP SORULMASI ENDİŞESİDİR”
 
-''BAŞBAKAN'IN HAKARETLERİNE BİLE ARTIK DEĞER VERMİYORUM. BAŞBAKANIN KENDİSİ ACINACAK BİR NOKTADADIR. BAŞBAKAN SIKIŞTIKÇA, YANLIŞLARI ORTAYA ÇIKTIKÇA, FOYASI DÖKÜLDÜKÇE, GERÇEK GÖRÜLDÜKÇE BİZLERLE KAVGA AÇARAK, HAKARET EDEREK, SUÇLAMA YAPARAK GERÇEKLERİ ÖRTBAS ETME ÇABASINA KESİNLİKLE FIRSAT VERMEYECEĞİZ. BİLDİKLERİMİZİ SÖYLEMEYE, BAŞBAKAN'IN YAPTIĞI YANLIŞLARI ANLATMAYA DEVAM EDECEĞİZ. GÜNÜ GELDİĞİ ZAMANDA BAŞBAKAN'DAN BUNLARIN HESABINI SONUNA KADAR SORACAĞIZ''
 

İletişim Koordinatörlüğü (Ankara)- Genel Başkan Deniz Baykal TBMM’de CHP Grubunda güncel olayları değerlendirdi. Konuşması sık sık alkışlarla kesilen Genel Başkan Baykal şunları söyledi;

CHP GENEL BAŞKANI DENİZ BAYKAL’IN; 16.02.2010 TARİHİNDE GRUP GENEL KURUL TOPLANTISINDA YAPTIĞI KONUŞMA

CHP Genel Başkanı Deniz BAYKAL – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri, sevgili vatandaşlarım; hepinizi içten sevgilerle, saygılarla selamlıyorum, hepiniz hoş geldiniz. (Alkışlar)
 
Bu hafta yine çok hareketli geçti, önemli gelişmeleri birlikte yaşadık. Türkiye’nin temel gündem maddeleri giderek daha şekilleniyor. Bunu birlikte izliyoruz. Bu arada tabii üzüntü verici bir olay olarak yurdun değişik yörelerinde kendisini gösteren sel baskınları, su taşkınları konusu geçen hafta hepimizi yakından ilgilendirdi. Şu anda da Trakya'mızda çok ciddi bir taşkın tehdidi yaşanıyor, yaşanmaya devam ediyor. Sular henüz tam çekilmediği için ne ölçüde hasar var bunun tespiti yapılamamıştır ama her yıl olduğu gibi bu yıl da bu tabloyu bir kez daha Trakya’da görmekten büyük üzüntü duyuyorum. Yapılması gereken şeyler belli. Verilmiş sözler var, koca Trakya’yı bu kadar derinden etkileyen bir konuyu maalesef hâlâ iktidar ele almamıştır. Geçen yıl bu olayı aynen yaşadık, bu yıl yaşıyoruz, gelecek yıl da bunun yaşanması kaçınılmaz gözüküyor, derhal gerekenleri yapmak lazımdır. Yapılması gereken şey elbette o Lalapaşa’daki Su Akacağı Barajının bir an önce kurulmasıdır. Barajı tabii kurarken Bulgaristan’la işbirliği içinde olmaya gerek var, çünkü su toplama alanı Bulgaristan sınırları içinde olacaktır ama bu rahatlıkla anlaşarak çözmemiz gereken bir konudur. Diplomatik boyutu vardır, yatırım boyutu vardır ama Trakya gibi Türkiye’nin çok önemli, çok verimli bir tarım alanının her yıl böyle bir faciaya maruz kalması hiçbir biçimde kabul edilebilir değildir. Bundan büyük üzüntü duyuyorum. Bu vesileyle Trakya’da yaşayan değerli kardeşlerime sel baskını, su baskını, su taşkını dolayısıyla geçmiş olsun dileklerimi bir kez daha ifade ediyorum. Daha önce Antalya’da benzer olay yaşanmıştı. Bu olay dolayısıyla ortaya çıkan durumu yerinde inceledim, yetkililerden ayrıntılı, kapsamlı bilgi aldım. Orada da yapılması gereken şeyler açık. Yalnız Antalya’daki durum her yıl yaşanan bir nitelik taşımıyor. Bu yıl olağanüstü doğa koşulları bir araya geldi. 94 kilometre saatte bir lodos fırtınası ve 140 santimetreküp kilogram bir yağış gerçekten sıra dışıdır, olağanüstüdür ama böyle facialara gelecekte artık hazır olmamız lazım. Dünyada yaşanan global kuraklık, ısınma, dünya ekolojik dengesinin sarsılmaya başlamış olması öyle anlaşılıyor ki önümüzdeki dönemde pek çok konuda yeni yaklaşımlar, yeni çareler aramak zorunda bizi bırakacaktır. Barajları yaparken tehlikeleri, tehditleri tahmin ederken artık yeni parametreler kullanma ihtiyacı ortaya çıkmıştır. Bu vesileyle Antalya’da sel baskını dolayısıyla hayatını kaybeden 4 vatandaşımıza Allah’tan rahmet diliyorum, yakınlarına başsağlığı diliyorum. Bu sel baskını dolayısıyla büyük hasar görmüş olan, maddi kayıp yaşamış olan hemşerilerime de geçmiş olsun dileklerimi ifade etmek istiyorum.  
 
Değerli arkadaşlarım, Türkiye’de ekonomik güncel çerçeve her zaman olduğu gibi malum istikamette seyrine devam ediyor. Yani Türkiye’de ekonominin anlamlı bir biçimde toparlanmaya başladığına, Türkiye’de sanayi üretiminin sevindirici düzeylerde bir artış sergilemeye başladığına, tarımda bir yeni üretim artışı tablosunun ortaya çıkacağına, hizmet sektöründe bir canlanmanın kendisine gösterdiğine maalesef tanık olamıyoruz. Ufak tefek umut verici belirtiler, krizden bunda yıl sonra ortaya çıkacak gibi gözüküyor. Onlardan memnuniyet duymaya çalışırken birdenbire neşemizi kaçıran, bizi gerçekle karşı karşıya getiren olumsuz emareler kendisini gösteriyor. Sanayi üretiminde beklenen atılım ortaya çıkmadı ama inşallah çıkar diye iyi niyetle bir bekleyiş içindeydik fakat dün açıklanan rakamlar, işsizlik rakamları Türkiye’de işsizliğin artmaya devam ettiğini, işsizlik tablosunun daha da kaygı verici bir noktaya doğru gelmekte olduğunu bize gösterdi. Tabii sanayide düzelme bekleyişi ile işsizlikteki artış iki çelişkili haberdir, yani işsizlikte artış ekonomik büyüme konusunda kaygı vericidir, tereddüt yaratıcıdır. Zaten bir süreden beri AKP iktidarında izlenen ekonomi politikası maalesef işsizliği ortadan kaldırmayı da amaçlayan bir ekonomi politikası olmamıştı, büyümenin gerçekleştiği dönemlerde dahi işsizlik artmaya devam etmişti. Yani istihdam dostu, işçi dostu, çalışan dostu, insanlara ekmek kapısı açan, iş kapısı açan bir büyüme politikasını, büyüme politikası uygulandığı zaman dahi Türkiye’de göremedik. Kalkınma olur gibi, büyüme olur gibi gözüküyor, rakamlar artıyor ama bakıyorsunuz işsizlik de artıyor. Bu nasıl büyüme? İşsizliği artıran bir büyüme Türkiye’de yaşanıyor. Birileri maddi imkân sağlıyor, birileri zenginleşiyor ama emeğiyle geçinenler, çalışanlar giderek daha sıkıntılı bir noktaya sürükleniyor. Bu AKP’nin genel politikası idi. Şu anda da yine aynı manzaranın gelişmekte olduğunu görüyoruz.
 
Değerli arkadaşlarım, daha net bir şekilde ifade edecek olursak Türkiye’de işsizlik oranı yetersiz olduğunu hepimizin bildiği resmi rakamlara göre Kasım ayında yüzde 13,1’e çıkmıştır ama köylerin dışında tarım dışındaki, kırsal alan dışındaki işsizlik oranı bunun çok üzerindedir, yüzde 16,2’dir. İşsizler arasında bir yaş açısından durumu değerlendirecek olursak, gençlerin yüzde 24,4’ünün işsiz olduğunu görüyoruz. Yani işsizlik sokakta gördüğünüz her 4 gençten 1’isi işsizdir. Kentte gördüğünüz her 10 kişiden 2’ye yakın olanı, 1,6’sı işsizdir. Türkiye’nin toplamında her 10 kişiden 1,3’ü işsizdir. Bu da geçerliliği kuşkulu bizim resmi rakamlara göre söylenen sonuçtur. Değerli arkadaşlarım, bu arada tabii ilgi çekici nokta şu: Türkiye’de işsizlik rakamları tespit edilirken işgücü arzı diye bir rakam var. Yani işsizliği hangi havuzun içinde arıyorsunuz, çalışması gereken ne kadar insan var ki onların içinde işsiz olanların oranını… Şimdi Türkiye’de ilginç bir olay var. Türkiye’nin nüfusu artıyor, Türkiye’nin nüfusu arttıkça çalışan insan sayısının, çalışması gereken insan sayısının da artması çok doğaldır. Ama ilginç bir tablo ortaya çıkıyor, Türkiye’nin nüfusu artıyor, kentleşme artıyor, şehirleşme artıyor, kırsal alandan şehirlere göç oluyor, toplumun diğer belirtilerinde değişen bir şey yok, evlenme oranlarında bir şey yok, askere alınmada değişen bir şey yok, yıllardır aynı oranlar ama ilginç bir şey oluyor, Türkiye’de çalışmaya talip olan, çalışmaya hazır olan, çalışmak isteyen insan sayısı azalıyor. Bu azalan insan sayısında da işsiz sayısı yeterince azalmıyor gibi bir görüntü veriyor, 13 rakamı oradan çıkıyor. Şimdi bakın, 13 rakamının arkasına baktığımız zaman gördüğümüz şu: İşgücü arzı Kasım ayında 308 bin kişi azalmış, 308 bin kişi işe talip olmamış Kasım ayında, bu Kasım ayının özelliği ne? Yani niye o insanlar birdenbire bizim işe ihtiyacımız yok dediler? Acaba bunlar bir define mi buldular, bir beklemedikleri bir zenginleşme oldu da bizim artık çalışmaya ihtiyacımız yok, para kazanmaya ihtiyacımız yok, başkaları çalışsın, biz yan gelip yatacağız, bize dışarıdan kaynak geliyor deme noktasına mı geldiler? Böyle bir sıra dışı, tahmin dışı olağanüstü bir zenginleşme mi var Türkiye’de kasım ayında? Ben çalışmayacağım demiş insan. Kaç kişi demiş? 308 bin kişi demiş ve kasımdan kasıma bir yıl içinde 233 bin kişi işini kaybetmiş. Daha önce 233 bin kişi daha fazla çalışıyormuş Türkiye’de şimdi 233 bin kişi daha az çalışır hâlde ama işsizlik o kadar çarpıcı değil, çünkü işsizliği ölçeceğiniz havuzdaki insan sayısı kendiliğinden çalışmaya ihtiyacı olmadığı için, çalışma talebi olmadığı için orası azalmış, bu tablo da böyle ortaya çıkmış. Bunca değerlendirmenin altında yatan temel gerçek şudur: İşsizlik çok önemli bir konudur, Türkiye’nin en temel konusudur. İzlenmekte olan politikanın sınanacağı ölçü işsizlik ölçüsüdür, çünkü kalkınma insan içindir. Ekonominin bir sürü ayağı var, para yatıran para kazanacak, girişim yapan girişimci kâr elde edecek, sana kredi veren faiz alacak, peki çalışan ne olacak? Ekonominin bir ayağı da o değil mi? Parayı tedarik eden var, projeyi hazırlayan var, bu projeyi ortaya koyan teşebbüsü yapan var, ekonomi onlara hizmet edecek, çalışana hizmet etmeyecek, çalışana daha az ihtiyaç olacak bu sürdürülebilir bir tablo değildir. Bugün Türkiye’de böyle bir manzara var. İşsizlik, ülkenin en temel konusu olmaya devam ediyor ve bu konuda bizim Cumhuriyet Halk Partisi olarak çok ciddi temel hazırlıklarımız var. Zaman zaman söylüyorum, bir kez daha ifade etmeliyim. AKP zamanında işsizlik yüzde 50 düzeyinde bir yükselme gerçekleştirdi. Eskiden yüzde 10’nun altında idi, 10 civarıydı, 10’du, şimdi 14’ün üzerinde, 15’e doğru çıktı ve bu plato, bu tavan, bu düzey artık oturdu, 10’dan 14’e doğru çıktık, yani işsizlik arttı dediğim gibi resmi rakamlarla. Bunun altında ne yatıyor? Bunun altında şunlar yatıyor değerli arkadaşlarım: İşsizlikle mücadele etmek isteyenler bunu tespit etmek zorunda.
1. Türkiye’de tarım çökertiliyor. Tarımı çökerttiniz mi işsizlik patlar. Türkiye’de niye işsizlik var diye düşünenlerin ilk görmesi gereken şey AKP İktidarı döneminde 2,5 milyona yakın insanın topraktan kopup tarım dışında geçim aramak zorunda bırakılmasıdır. Bu insanlara sanayide iş verilmemiştir, hizmet sektöründe iş verilmemiştir, bu insanlar tarımdan kopmuşlardır ve işsiz kitleler içinde yer almışlardır. Tarım bir ekonomide, bir toplumda işsizliği emen bir sünger gibidir. O süngeri tahrip ettiniz mi o işsizlik ortalığa dökülür. Tarımda kalkınma yapmazsanız, tarımı desteklemezseniz, tarımda girdi fiyatlarını, ürün fiyatlarını, tarım faaliyetini kârlı olacak şekilde ayarlamazsanız tarımı çökertirsiniz, tarımı çökertirseniz artık babalar oğullarına, oğlum, burada hayat yok, sen git kendine başka iş bul der, oğlanı topraktan, köyünden, tarımdan uzaklaştırır ve o insan iş bulamadığı zaman da işsiz kitle içinde yerini alır, Türkiye’de olan bu. Çare ne? Çare, tarıma sahip çıkacaksınız, tarımı destekleyeceksiniz, yani tarımı desteklememeyi ekonomik bakımdan kârlı zannetmek kadar büyük hata yoktur. Tarıma harcanacak para Türkiye’de en fazla yerine harcanmış, en helal paradır. (Alkışlar) Önce bunu anlamak lazım. Tarımdan bir şey olmaz, tarımla bir yere varılmaz, tarımla mı uğraşacağız, tarım ekonominin sırtında kamburdur, ayak bağıdır diye diye şimdi Türkiye’yi buraya getirdiler. Bunu değiştirmek lazım. Tarım deyince tabii hayvancılık da onun içinde, hayvancılığa da sahip çıkacaksınız. Bakın ne oldu et fiyatları? Aldı başını gidiyor. Şimdi çare arıyor herkes. Ne çare arıyor? İthalat yapalım. İthalat yapalım, Türkiye’nin hayvancılık krizinin çaresi mi? Palyatif, aspirin, günü kurtarma. Maliyeti ağır, sürdüremezsin. Yani Türkiye’de sen, meralarımız boş duracak, hayvancılıktan geçimini sağlayan insanlar boynu bükük kalacak, sen dövizi bastıracaksın dışarıdan et ithal edeceksin ve böylece hayvancılık sorununu çözeceksin. Hayvancılığın çökmüş olması gerçeğini ortadan kaldıracaksın. Böyle bir şey mümkün mü? Yapılması gereken şey çok açık, hayvancılığa sahip çıkacaksın. Yapılması gereken o kadar şey var ki, yapılabilecek o kadar çok şey var ki Türkiye’de bunu herkes biliyor. Bunu uygulayacak irade lazım, anlayış lazım. Tarımda da aynı şekilde, tarıma da sahip çıkacaksınız, destek vereceksiniz. Tarımdan geçimini sağlayabilir olacak. Tarım Amerika’da da önemli, Avrupa’da da önemli, Japonya’da da önemli, her yerde önemli. Tarım sanki böyle bir olmasa da olurmuş falan gibi değerlendirilecek bir alan değil, bir konu değil. Pek çok boyutu var, ekonomik önemi var, dış ticaret önemi var, beslenme güvenliğiyle ilgili önemi var, ülkenin stratejik gücüyle ilgili önemi var, her yönüyle önemli. Buradaki bu ihmal bakın buraya getirmiştir. Derhal Türkiye tarıma sahip çıkacak. Sanayileşme politikasını değiştirecek Türkiye. Türkiye’nin sanayileşme politikası istihdam yaratmaya, Türkiye’nin emek potansiyelini, genç işgücünü, çalışmak isteyen insanını ekonomik çarkın içine sokarak, onun katkısıyla Türkiye’de ekonomiyi yükseltmeyi değil, başka ülkelerin emeğiyle ortaya çıkmış sonuçları hazır dövizle, faiz ödeyerek elde ettiğimiz dövizle Türkiye’ye ithal ederek yapay bir zenginleşme görüntüsü vermeye yönelik bir politika. Yanlış bir politika, bunun değiştirilmesi lazım. Türkiye sanayiyi desteklemek zorundadır, yeni bir sanayileşme politikası ortaya koymak zorundadır. Sanayileşme lafı unutuldu, sanayi lafı unutuldu. Sanki sanayi de tarım gibi ekonomiye zarar verecek bir faaliyet gibi düşünülüyor, varsa yoksa finans, Ali’nin külahı Veli’ye, Veli’nin külahı Ali’ye, dışarıdan buraya portföy yatırımı, repolar, para transferleri, bunlarla ekonomi döner zannediliyor. Dünyanın her yerinde böyle, Brezilya böyle kalkınıyor, Hindistan böyle kalkınıyor, Çin böyle kalkınıyor, Almanya böyle kalkındı, Japonya böyle kalkındı, Türkiye’nin de çaresi yok, Türkiye de tarımına ve sanayine sahip çıkarak kalkınacaktır. (Alkışlar) Ve bizim geçmişimiz de budur. Atatürkler, İnönüler bu anlayışla yola çıktılar. Ülkeyi ulaşımıyla, enerji alt yapısıyla, eğitim alt yapısıyla, tarımıyla, sanayiyle kalkındırmak için gayret gösterdiler, o sayede bugünlere geldik. Bunu Atatürk, İnönü götürdü, ondan sonra gelenler götürdü. Menderes, Bayar döneminde götürüldü, Demirel döneminde götürüldü, ondan sonraki dönemlerde götürüldü. Şimdi bunlar bırakıldı, şimdi finansla borçlanarak idare edeceğiz. Borçlar artıyor, işsizlik de artıyor. Bu öyle bir açmaz ki geleceği daha da çok sıkıntıya sokuyor. Bu politika değişecek değerli arkadaşlarım. Sanayileşmede perspektif değişecek, öncelik değişecek, üretime, yatırıma, kalkınmaya ve ihracata yöneleceğiz. Canım şimdi de ihracat var. Doğru, şimdi de ihracat var da şimdiki ihracat ithalata göbeğinden bağımlı ihracat, yani ihraç ettiğiniz her ürünün neredeyse yüzde 70 civarında bir kısmı doğrudan ithalat ve ne oluyor? İçerideki ara malı üretimi yapan sanayi kuruluşları devre dışında kalıyor. Onun için organize sanayilerin boynu bükük, OSTİM’in boynu onun için bükük. Türkiye’nin yer yerindeki sanayi merkezleri onun için şikâyetçi. Oralardaki zanatkârlar, üreteciler, ihracat yapan insanlar şimdi ürünlerini satamaz hâle gelmişler, bundan dolayı olmuş. Bu politika değişecek.
 
Değerli arkadaşlarım, GAP bitirilecek. (Alkışlar) İşsizlikle mücadele diyorsunuz, işsizlikle mücadele için yapılması gereken ilk işlerden biri GAP’a el atmaktır. Her gelen iktidar, GAP’ı hızlandıracağız, GAP’ı hızlandıracağız der, bunlar öyle dediler GAP’ı yavaşlattılar ve kendi hâline terk ettiler. Şimdi biz, Türkiye’de bir siyasal değişimin gerçekleşmesine yakın bir süre kala, bir siyasi değişim öncesi, ne söylediğimizi bilerek ifade ediyorum, GAP’ı hızlandırmayacağız, GAP’ı bitireceğiz değerli arkadaşlarım. (Alkışlar) Ve Türkiye’deki eğitim politikasını mesleki ve teknik eğitimi önemini kavrayan bir anlayışla yeniden şekillendirme ihtiyacı var. Mesleki ve teknik eğitim sözünü kendi ideolojik amaçlarına hizmet edecek bir kılıf gibi kullanmayı bir kenara bırakacaksınız, gerçekten mesleki ve teknik eğitimi sahiplenen bir eğitim politikasını işin başından itibaren oturtacaksınız. Türkiye’de eğitim politikası masa başı eğitim olmaktan kurtarılmalıdır. Bizim bu konuda şanlı bir geçmişimiz var. Türkiye’de eğitim alanında yola çıkanlar taa yıllar öncesinden, on yıllar öncesinden endüstri meslek liselerini kurmuşlar, kadın meslek yüksek okullarını açmışlar, köy enstitülerini açmışlar, bütün bunların altında eğitimi iş ve üretimle bağlantılı kılma anlayışı var. Bunlar bırakıldı, şimdi yüksekokul, üniversite furyası, önüne gelen oraya girecek, Türkiye’de milyonlarca insan üniversite kapısında sınava giriyor, birkaç yüz bin kişi doğru dürüst üniversitede okumak imkânına sahip oluyor, gerisi biz boşuna eğitilmişiz, kim bizi niçin buraya girecekmişiz gibi eğitti, anam babam bu kadar parasını harcadı, benim gençliğimi harcadı, şimdi elim böğrümde kaldı, elimde diploma var ama işsizim demek durumunda kalıyor. Bu tablonun sorumlusu Türkiye’deki eğitim politikasıdır. Türkiye’nin eğitim politikasını bu ideolojik kavgadan çıkaracaksınız, Türkiye’nin muhtaç olduğu mesleki eğitim ve beceriyi gençlerimize kazandıracak şekilde onları zamanında yönlendirerek, temel eğitimin hemen ertesinde onları mesleki ve teknik eğitime doğru oradan yönlendireceksiniz, akademik eğitimi yapacak olanlar da günü geldiği zaman böyle sınavlar vesaire gerek kalmadan yetenekleriyle nerede eğitim göreceklerse orada tercihlerini yapacaklar ve eğitim görecekler. Dünyadaki model bu, Türkiye’de de bu olacak. Yani bununla şunu söylemek istiyorum: Bir Cumhuriyet Halk Partisi iktidarında üniversite giriş sınavlarını, ÖSS’leri, ÖSYM’leri kaldıracağız. (Alkışlar) Bunu biz yıllardır söylüyoruz ama söylerken herkes canım, politikacı sözü, işte böyle konuşuyorlar falan diye bakıyor. Şimdi yavaş yavaş herkesin ayağı suya ermeye başladı, şimdi ciddiyetle herkes, bunun nasıl yanlış bir politika olduğunu görüp ayrıştırmayı, yani üniversitede okuyacak olanlarla üniversite dışında eğitilmesi, yetiştirilmesi gerekenler ayrıştırmasını temel eğitimden hemen sonra yapmanın zorunluluğunu kavramaya başladılar ve şimdi o yolda arayışa başkaları da girdi. Ama biz, yıllar önce ilan ettik. Bu yanlış sistemdir. İnşallah, bir Cumhuriyet Halk Partisi iktidarında gençlerimizi bu sıkıntıdan da çekip çıkaracağız.
 
Bunlar hep işsizlikle mücadele anlayışımızın gerekleri diye söylüyorum. İşsizlikle mücadele için yeni bir ekonomi politikasına, yeni bir sanayileşme politikasına, tarıma sahip çıkmaya, kamu yatırımlarını artırmaya ihtiyaç var. Kamu yatırımlarını çökertmişsiniz bilerek, iftiharla söylüyorlar. Kamu yatırımlarını sen çökertirsen işsizlik patlamaz mı? Patlıyor işte. Kamu yatırımlarını çökertmeyeceksin, Türkiye’nin daha çok kamu yatırımına ihtiyaç var. Ayrıca, işsizlikle mücadele etmek istiyorsan Doğu’da, Güneydoğu’da kurulmuş olan fabrikaları canım bunlar zarar ediyorlar, benim için önemli olan fabrikanın zarar edip etmemesidir, madem zarar ediyorlar kapatıyorum demeyeceksin. Doğu’da ve Güneydoğu’da zarar etse de o fabrikaları çalıştıracaksın. (Alkışlar) Üç kuruşluk zarar için sen fabrikayı kapatıyorsun, o fabrikanın yarattığı tahribatı, sadece sosyal yaşamda işsizlik bakımından değil, gelir dağılımı bakımından değil, kültürel bakımdan değil, ekonomik bakımdan da onun yarattığı tahribatı hesap edebiliyor musun? Türkiye bu noktaya o zarar ettiği söylenen işletmelerini çalıştırarak geldi. Şimdi dünyanın yeni şartları içinde yeniden yapılandırmalar elbette yapılacaktır. O yapılandırmalarla ekonomiyi daha ileri bir aşamaya götüreceksin. Doğu’da, Güneydoğu’da onların sosyal işlevi bitmemiştir, siyasal işlevi bitmemiştir, kültürel işlevi bitmemiştir o doğu ve güneydoğudaki o fabrikaların. Onları kapatarak sen hiçbir şeye hizmet etmiyorsun, bölgeyi tahrip ediyorsun, yangın yerine çeviriyorsun, işsizliği patlatıyorsun, ondan sonra da bu ne oldu diyorsun. (Alkışlar)
 
Değerli arkadaşlarım, bu konularda yapılması gereken şeyler belli. İnşallah, bunları Türkiye önümüzdeki dönemde elbirliğiyle deneyecektir, yaşama geçirecektir. Yeni bir zihniyeti, yeni bir anlayışı Türkiye’de iktidara taşımak hepimizin boynunun borcudur. Bunu büyük bir sorumluluk duygusuyla izliyoruz, değerlendiriyoruz, bunun gereğini inşallah önümüzdeki günlerde hep birlikte gerçekleştireceğiz.
 
Değerli arkadaşlarım, bakınız bu Tekel işçilerinin konusu yani…(Alkışlar) Şimdi, değerli arkadaşlarım, bakınız iki ayı geçti. Tekel işçileri sükunetle, sabırla, çile çekerek, bedel ödeyerek, bir acıyı yaşayarak ama duygularını, acılarını, sıkıntılarını toplumla paylaşarak, topluma yansıtarak bir hak mücadelesini sürdürüyorlar. Kimsenin malına mülküne göz dikmiyorlar, kimsenin vitrinine, dükkanına taş atmıyorlar, kimseye zarar vermiyorlar, kendileri zaten zararı yaşamış. Ya, şuna bir son verin ne olur diye vicdanları harekete geçirmeye çalışıyorlar ve ne kadar mutlu ki vicdanlar harekete geçti. Türkiye’de vicdanlar harekete geçti, ülkenin yer tarafından her siyasi düşünceden her anlayıştaki insan orada yaşanan faciaya seyirci kalınamayacağını ortaya koymaya başladı. Bu, gerçekten çok önemli bir olaydır. Türkiye’nin bu alanda psikolojisini değiştirmiştir, halkımızın öz güvenini artırmıştır. İnsanların bir hak mücadelesi verme…(Alkışlar)…şansının olabileceğini göstermiştir. Galiba korku da biraz buradan kaynaklanmaktadır. Yani bunun bu şekliyle ortaya çıkması, aman ha, bunu burada bastıralım, yol olmasın anlayışı içine girmişlerdir. Demokraside bu yoldur, yol budur, hak mücadelesidir. Eğer haksız bir talep yapıyor olsa kimse onlarla ilgilenmez, kimse onlara destek vermez, şimdi durum o değil. Şimdi istenen nedir? Ya, biz Tekel’de çalışıyorduk. Devletin tesislerinde yıllardır, on beş yıldır, on sekiz yıl görev yaptık. Evlendik, çoluk çocuğa karıştık, aile kurduk, bir düzen kurduk, borca girdik, ev aldık, taksite bağladık, çocuğumuzu okutmaya çalışıyoruz, bir düzenimiz var. Günün birinde benim hiçbir kabahatim yokken, sen benim çalıştığım işyerini birdenbire birilerine satma kararı alıyorsun. Satarken de beni düşünmüyorsun. Orada çalışan beni yok sayıyorsun, adam yerine bile koymuyorsun. Fabrikanın taşı duvarı gibi bakıyorsun bana da. Fabrikayı satarken beni de satabileceğini mi zannediyorsun, hâlâ orta çağdaki serv anlayışı senin kafanda, çalışanlarıyla bunu satarım diyorsun. (Alkışlar) Ve satıyorsun. Kaça satıyorsun? 292 milyon dolara satıyorsun Tekel’in bir tesisini, alan, kısa bir süre sonra 900 milyon dolara bunu devrediyor. Bir harcama yaptığı yok, bir yatırım yaptığı yok. Demek ki sen, 900 milyon dolarlık bir tesisi 300 milyon dolara satmışsın, 300 milyon doların altında satmışsın. Nasıl oluyor bu iş? Şimdi bunun ceremesini bu işçiler mi ödesinler? Bu işçilerin yanına karda kışta gelmiş okul tatilinde o minicik çocuklar, kızlar, oğlanlar mı ödesinler? Buna 70 milyon evet der mi? Sen kendi hatanın faturasını nasıl bunlara ödettirmeye kalkıyorsun? (Alkışlar)
 
Şimdi, değerli arkadaşlarım, 4/C diye bir şey icat ettiler, buraya kullanmaya çalışıyorlar. 4/C var, eskiden ne idi? Gerçekten geçici iş yapan için, yani üniversite öğrencisi Devlet İstatistik Enstitüsü anket yapacak, 15 gün onu anketçi olarak istihdam edecek, ona 4/C diyordu. Kardeşim, bunlar 18 yıldır çalışıyor, yirmi yıldır çalışıyor. Bunları sen 4/C diye geçici istihdam, neyi geçici bunların? Böyle bir şey olur mu? Bunlara iş vereceksin. Bunlara çalıştıkları koşullar içinde iş vereceksin, kendi statüsü, kendi hukuku içinde iş vereceksin. Bir imtiyaz isteyen yok. “Ben yetim hakkını yedirmem” Önce sen kendin yeme o yetim hakkını. (Alkışlar) Değerli arkadaşlarım, buradaki insanlar yetim hakkı yeme alışkanlığı içinde olan insanlar değil, bunların kendisi yetim zaten, boynu bükük bunların, bunlar mağdur, bunlar mazlum. (Alkışlar) Şimdi bunların sırtından kahramanlık yapmaya çalışıyor, söylediği sözlerin aslı yok, astarı yok, mesela en son söylediği söz şu: “Kimseye Tekel’de ne menkul ne gayrimenkul peşkeş çekilen hiçbir şey yok” diyor. Şimdi, Başbakanın sözü, “Tekel’de ne menkul ne gayrimenkul kimseye hiçbir şey peşkeş çekilmedi” diyor. Ya, Başbakanlık Denetleme Kurulunun raporlarını oku, o raporlarda bütün bu özelleştirmenin, satışın nasıl bir peşkeş olduğu 100 tane örneğiyle yazılı, yazılı. (Alkışlar) Yanlışları teker teker ortaya koymuş. Kim koymuş? Devletin denetim kurumları koymuş, senin iktidarında koymuş. Sen iktidarı bir kaybedersen orada birileri yanlış aramaya kalkarsa bakalım onlar neler bulur, onlar neler çıkarır. (Alkışlar) Peşkeş çekilen bir şey yokmuş, duy da inanma. Şimdi, bakın Tekel ve fabrikalar nasıl satıldı, deposundaki mallar nasıl yok sayıldı, alacakları bilmem işte görmezlikten gelindi bunları bilenler biliyor, o bir yana. Ama şimdi, son bir gelişmeye dikkatinizi çekeyim. İstanbul’da Tekel’in Unkapanı üzerinde beş katlı muhteşem bir genel müdürlük binası var. Galata’yı da görüyor, Marmara’yı da görüyor, fevkalade değerli bir genel müdürlük binası. Şimdi, bu genel müdürlük binası bir süre önce bu iktidar zamanında, bir baktık, Tekel’den alındı, Maliye Bakanlığı Milli Emlak Genel Müdürlüğüne devredildi. Şimdi, kim bu devir kararını aldı? Bu kararı alan Özelleştirme Yüksek Kurulu. Özelleştirme Yüksek Kurulunun üyelerini söylüyorum: Başbakan Tayyip Erdoğan, Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, Devlet Bakanı Ali Babacan, Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım ve Devlet Bakanı Cevdet Yılmaz. Şimdi, bu arkadaşlar bir araya gelmişler, Tekel’in bu yüzük taşı, pırlanta değerindeki gayrimenkulünü Tekel’den Milli Emlak Genel Müdürlüğüne intikal ettirme kararını almışlar. Canım, hadi, devlete geçmiş. Devlete geçmiş sonra ne olmuş? Şimdi, sonrasını da anlatalım. Bu 5 katlı bina Maliye Bakanlığına hibe edilmiş, 300 genel müdürlük çalışanı personeli orada, bunlar oradan alınmış Kartal’a gönderilmiş, Kartal’daki durumu da bir başka gün konuşuruz, orada da konuşacağımız çok şey var, onu da sonra konuşuruz. (Alkışlar) Bu binayı, bu hibe edilen binayı Maliye Bakanlığı 4 özel hastanesi bulunan Medipol Gruba, Medropolitan Sağlık Hizmetleri Anonim Şirketine tahsis etmiş. Yani bir sağlık alanında faaliyet gösteren özel şirkete tahsis etmiş. Şimdi bu şirket nedir, kimlerden oluşur, anlayışı nedir, ölçüsü nedir bunlara burada girmiyorum. Bunu hepiniz ayrıca değerlendirirsiniz. Bu özele kimseye haber vermeden, ihale yapmadan, bedel istemeden, daha doğrusu bir yarış açmadan ihalesiz bir şekilde dört hastanesiyle özel hastanecilik alanında faaliyet gösteren bir şirkete bu devredilmiş.
 
Değerli arkadaşlarım, yine bu anlaşılıyor bu şirket çok etkin bir şirket olmalı. Bu şirkete İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi de Belediye Şehir Planlama Dairesinin muhalefetine karşı çıkmasına rağmen İstanbul’un Göztepe kavşağındaki 12 dönümlük arazisine imar izni vermiş ve Şehir Plancıları Odası “Bu ayrıcalıklı bir imar iznidir” diye görüş bildirmiş. Şimdi, Tekel işçisine sen bir işçi statüsünde, 4/C uydurmasının dışında yıllarca çalıştığı çerçevede işine devam etme imkânını çok görüyorsun, “Yetim hakkı” diye bize boş edebiyat taslıyorsun, ondan sonra çıkıyorsun, bu milletin, o Tekel işçisinin de alnının teriyle kazanılmış olan tesisi bir yandaşına, bir tanıdığına böyle tahsis ediyorsun. (Alkışlar) Şimdi bakın, bu değerlendirmeyi kamuoyumuza yansıtan ve bunun bu boyutunu ortaya koyan değerli gazeteci Sayın Necati Doğru’yu kutluyorum, kendisine teşekkür ediyorum. (Alkışlar) Başbakan “Kimseye peşkeş çekmedik” diyor. Peki, peşkeş dediğiniz nedir? Nedir peşkeş, bundan daha ala peşkeş var mı değerli arkadaşlarım? Yani Başbakan ne yapıyor o zaman? Tekel işçileriyle ilgili konuşurken gerçeği yansıtmıyor, “peşkeş çekmedik” derken yine gerçeği yansıtmıyor. Takdir milletin.
 
Değerli arkadaşlarım, bu Tekel işi bu hükümeti çok rahatsız edecek. Geçenlerde söyledim, bir kez daha söylüyorum. Bu iktidarı asker değil ama Tekel işçisi ve bakkallar götürecek. (Alkışlar) Çünkü orada gerçek ortaya çıkıyor. Dürüstlük, hakkaniyet, adalet duygusu, emeğe saygı, çalışana değer verme bütün bunlar ortaya çıkıyor. Bunu görünce insanlar sadece bu Tekel işçileri değil, bunu seyreden 72 milyon da “Vay, vay” diyor. Bunu dedirttiğin anda işte gidersin. Şimdi, içine girdiği tablo o. Neymiş? Çadırları kaldırın diye üç defa tebligat yapmışlar, dördüncüsü gelmiş. Orada, Kızılay’da, Türk-İş’in etrafında yerleşmişler. Ben sürekli ilgileniyorum. Oradaki esnafın bir şikâyeti var mı? Hiçbirisinin şikâyeti yok, hiçbirisinin şikâyeti yok. Hepsi onların mücadelesinin bir parçası gibi kendini hissediyor, elinden gelen yardımı yapıyor, desteği veriyor. Aman, inşallah, bunlar başarıya ulaşsınlar diye dua ediyor, böyle bir tablo var. Efendim, yangın tehlikesi çıkarmış orada, ona karşı tedbir almak üzere işte, tebligat yapmışlar, yıkarız, kaldırırız oradaki çadırları işte ortadan kaldırırız. Size şu kadar süre, ayın sonuna kadar süre, ayın sonunda sizi oradan süreriz falan diyorlar. Vallahi, bu çadırlarla falan uğraşma, bunları yıldırma mücadelesinde şu ana kadar ortaya attıkları tehditler işlemedi. Kullanmadığı bir tehdit var, önümüzdeki günlerde bir de onu kullansın. Nedir o? İşçilere desin ki, sizi buradan alırım, Silivri’ye Ergenekon mahkemesine taşırım. (Alkışlar) Başvurulmamış tek tehdit budur. Önümüzdeki dönemde bakalım, belki Ergenekon korkutur Tekel işçilerini, belki Silivri korkutur bir görelim bakalım. Şimdi önümüzdeki dönemde iş bu noktaya geldi. Bunu hep beraber göreceğiz.
 
Değerli arkadaşlarım, günün siyasi tartışmalarına bakınca yine iki gün önce fevkalade önemli bir yeni manzara kendisini gösterdi. Aslında manzara bizim bildiğimiz manzara idi, bütün milletin gördüğü bir manzara idi, o bakımdan bir sürpriz yoktu ama bunun tarafların aracılığıyla, ifadesiyle, itirafıyla ortaya çıkmış olması tabii büyük bir anlam kazandı. Nedir olay? Diyarbakır’da yargılanmakta olan Hatip Dicle, eski DTP’li Hatip Dicle çıktı dedi ki “Habur sınır kapısına PKK’lı kadrolar, teröristler gelmeden önce bize İçişleri Bakanı ‘Merak etmeyin, rahatlıkla gelebilirsiniz. Biz, mahkemeleri ayarladık dedi’ diye ifade verdi. Şimdi, değerli arkadaşlarım, bu ifade mahkemede verilmiştir, ifadenin tutanağı elimde. Diyor ki “15 Ekim 2009 tarihinde DTP Genel Başkanı Ahmet Türk, beraberindeki bir heyetle birlikte İçişleri Bakanını ziyaret etti. Bu ziyarette, Bakana, 4 gün sonra Mahmur’dan ve Kandil’den grupların geleceği, bunların tutuklanmayıp serbest bırakılması durumunda dağdan inişin hızlanacağı, dağa çıkışın da duracağı bildirildi. İçişleri Bakanı da bu heyete, konuyla ilgileniyorum. Müsteşarımı Diyarbakır’a gönderdim. Hâkim ve savcılar ayarlandı. Geldikleri gibi geçecekler dedi. Bu aşamada 4 gün sonra Silopi barış için Silopi’den gelenler, özellikle 8 gerilla ‘Biz gerillayız’ dediler. ‘Önder Abdullah Öcalan’ın çağırısıyla barış için geldik’ dediler ve bunlar bu sürecin olumlu sonuçlanması için gerektiği gibi tutuklanmayın serbest bırakıldılar.” Bunları söyleyen Hatip Dicle.
 
Şimdi, değerli arkadaşlarım, yani bu tanıklık ortaya koyuyor ki, bütün Türkiye’yi ayağa kaldıran o Habur girişinin arkasında gelenlere verilmiş bir teminat vardır. Yani gelenler oraya, ya geliyoruz, acaba bizi tutuklayıp cezaevine atarlar mı kaygısı içinde gelmemişlerdir, güvenle gelmişlerdir. Buradaki ifade bunu ortaya koyuyor. Şimdi, biz, zaten bunun oradaki bu gelişin önceden planlandığını, o çerçevede İçişleri Müsteşarının, MİT Müsteşarının, Emniyet Genel Müdür yetkililerinin, valilerin, savcıların, hâkimlerin sınıra o nedenle taşındığını, aynı anda Kuzey Irak’tan PKK’lıların o noktaya burada böyle karşılanacaklarını bilerek geldiklerini görmüştük, Türkiye olarak görmüştük. Gelenlerin bir tereddüt, kuşku içinde olmadığını görmüştük. Sevinç ve mutluluk içinde böyle dağ kıyafetleriyle, elindeki flamalarla, bayraklarla oraya geldiğini görmüştük. Böyle bir geliş hangi güvenle sağlanabilir? Bunun arkasında bir taahhüt olmasa, verilen sözler olmasa bunu gerçekleştirmek mümkün mü? Bu yaşandı, bu açık bir gerçek. Bu pazarlıkla oraya geldiler ve o pazarlık sonucu orada bir tanesi bile tutuklanmadı, hepsi serbest bırakıldı. Şimdi nasıl serbest bırakıldı değerli arkadaşlarım? Önce bir defa oraya gece yarısı oraya mahkeme taşındı. Türkiye’de ilk kez, Başbakan bugün cevap veriyormuş “Efendim, Silivri’de de mahkeme var.” diye. Silivri’de mahkeme kuruldu, orada bilmem şeyde yargılandı, Öcalan İmralı’da yargılandı. Evet, orada yargılandı ve burada ne oldu? Tahliye ettin ve bitti. Yargılama nerede şimdi? Tahliyeye gittiler tahliyeye, yargılamaya değil. (Alkışlar) Yani bu işin özü değil mi? Tahliyeye sen hâkim gönderdin, tahliyeye savcı gönderdin, yargılama değil. Değerli arkadaşlarım, çok açık, çok net. Yani şimdi anlıyoruz ki, o gelişten önce İçişleri Bakanı kendi bakanlığında değil, kendine bağlı bir teşkilatta değil, gizlice kamuoyuna haber vermeden Gazi Orman Çiftliğindeki Tarım Bakanlığına ait, yani Tarım Bakanlığının da ayak altında olmayan bir çalışma yerinde gizlice buluştu. Kiminle buluştu? DTP’nin Genel Başkanıyla buluştu. Basına ilan edildi mi? Yok. Basından kaçırılmak istendi, gizli bir buluşma. İçişleri Bakanı, Tarım Bakanlığına ait bir gizli yerde buluşuyor. Bu sonra ortaya çıktı. Ne yaptınız, neyin pazarlığını yaptınız diye o zaman soruldu, inandırıcı bir cevap verilemedi. O zaman da kem küm, olayı geçiştirmeye çalıştılar. Belli, oralarda bu işler ortaya çıkmış. Şimdi anlıyoruz orada o iş konuşulmuş, Tarım Bakanlığında konuşulmuş. Buraya gelenler o güvenle geldiler. Hâkimler nasıl gitti oraya? Hâkimler nasıl gitti kardeşim? Niye oraya gitti? Böyle bir şey olur mu? Çok açık değil mi bu? Efendim, diyorlar ki, İçişleri Bakanı “Hayır, ben böyle bir şey söylemedim” dedi. İşte, savcı “Hayır, böyle bir şey olmadı” diye açıklama yaptı. “Ona inanmıyorsunuz da bir sanık, Hatip Dicle’ye mi inanıyorsunuz?” diyorlar. Hatip Dicle böyle söylüyor, o nedenle buna inanılmaz demeye getiriyorlar.
 
Değerli arkadaşlarım, bunu söyleyenlere hatırlatmak isterim ki, sizin Ergenekon davanızın temelindeki Danıştay cinayetiyle ilgili davanın bütün dayanaklarını ortaya koyan kişi, yani meşhur Osman Yıldırım isimli kişi, bütün Ergenekon ve Danıştay davasının ana dayanak noktasıdır. Peki bu kişi kimdir, size onu tanıtayım. Kasten adam öldürmeye teşebbüs ve ruhsatsız silah taşımaktan 9 yıl hapis, Eyüp 1. Ağır Ceza, 1995; ablasını öldürmekten 20 yıl hapis, Akhisar Ağır Ceza, 1989; Nüfus kâğıdında sahtecilik yapmaktan mahkûmiyet, Kırklareli Asliye Ceza, 1996; öz yeğenini satarak fuhuşa aracılık etmekten 2 yıl 6 ay hapis, Erzurum 1. Ağır Asliye Ceza, Danıştay suikastından müebbet hapis, ama Danıştay suikastından müebbet hapis aldıktan sonra bu çıkmış demiş ki “Bir dakika durun, vicdanım kabul etmiyor, ben gerçeği itiraf edeceğim, beni gizli tanık olarak kabul edin. Bu davayı irtica nedeniyle Alpaslan işlemedi, bunu Ergenekoncular işletti. Bunu ispat edeceğim” demiş. Başbakan da, zaten Danıştay cinayetinin ertesi günü “Bunun arkasından neler çıkacak, bekleyin görürsünüz” diyor idi. Başbakan “Ha, işte bulduk” demiş. Bir savcı arıyordu, savcıyı bulmuş, davayı ona göre kurmuş götürüyor. Şimdi, biz çıkıyoruz, bir mücadelenin içindeki bir insan, ister beğen ister beğenme, o da çıkıyor diyor ki, arkadaş, sen bu pazarlığı yaptın, o garantiye verdin, şimdi beni niye tutuklatıyorsun demeye getiriyor. Beni niye tutuklatıyorsun? Sen teröristlere mahkemeyi ayarlıyorsun, yargıyı siyasete alet ediyorsun şimdi de beni tutuklatıyorsun diye şikâyet ediyor. Şikâyet ederken de doğrusu söylüyor. Açık, açık… Şimdi, değerli arkadaşlarım, yani yarın bir bakarsınız bu defa belki bir savcı, belki bir hâkim, günün birinde çıkacak diyecektir ki, ne güç günler yaşadık, ne acı günler yaşadık. Bizlere ne baskılar yaptılar, ne zorlamalar yaptılar, Haburlara bizi sürdüler, oralarda bu kararları aldırttılar. Vicdanım kabul etmiyor, bunu anılarımda ifade ediyorum diyecektir belki. Bu işler böyle. (Alkışlar) Gerçekler ebediyen saklı tutulamaz, bir yerde çıkar. Bu işin doğrusu evet, maalesef bu iş olmuştur. Yani ben öyle demedim. Vallahi dedin mi, demedin mi bilmiyorum, ama yaptığın ortada. Yani bu ayarlanmadan bu iş olmaz, ayarlanmadan o mahkemeler oraya gitmez. Ceza Kanunu’nun 221’inci maddesi ortadayken “Ben PKK’lıyım, liderim Öcalan, pişman da değilim, mektubu vermeye geldim” diyen insana, Ceza Kanunu’nun 221’inci maddesini hiçbir hukukçu vicdani kanaatiyle, hukuk bilgisiyle bu şekilde yorumlayamaz, açık gerçek, olmaz böyle bir şey, gülünç. O nedenle ben dedim ki, Türk adaletinin kara günüdür. Utanç duyulması gereken bir olaydır, daha o zaman söyledim. Şimdi ortaya çıkıyor. Yok ayarlamadık. Ayarlamadın kendiliğinden mi oldu bu kadar iş ya? Hâkimler kendiliğinden mi gitti, savcılar kendiliğinden mi gitti? Öbürleri, hiçbir güvence olmadan elini kolunu sallayarak kendiliğinden mi geldiler? O hâkimler kendiliğinden mi o kararı veriverdiler ayarlanmadı da? Akıl var mantık var, ayarlandı değerli arkadaşlarım ve ayarlandığı da olayın içindeki birisi tarafından ifade edildi, bu önemlidir. Şimdi, biz bunu tekrar milletin önüne koyacağız ve bu konuda İçişleri Bakanını hesap vermeye çağıracağız. (Alkışlar) Başbakan bu işten çok rahatsız olmuş, “gensoru veriyorlar” diyor. “Bir şey çıkmayacağını bilerek veriyorlar” diyor. Ya, ne demek bir şey çıkacağını biliyorsun, bilmiyorsun. Senin emir kulunsa, kapı kulunsa orada oy verecek olanlar, senin talimatınla böyle oy vereceklerse o bizim ayıbımız değil. Biz görevimizi yapıyoruz, tarihe karşı görevimizi yapıyoruz. (Alkışlar) Yarın çıkarlar birileri derler ki, Türkiye’de bunca maskaralık yapılırken, hukukun ırzına geçilirken siz ana muhalefet olarak ne yaptınız diye bize sorarlar. (Alkışlar) Biz sorumluluğumuzun gereğini yapıyoruz. Sorumluluğumuzun gereğini yapıyoruz, bunu kabul etmiyoruz diyoruz. Zulme engel olamazsan hiç olmazsa zulüm karşısında tepki göster, sesini çıkar, boyun eğme. Biz yapabileceğimizi yapıyoruz ve burada yanlış iş var diyoruz, haksızlık var diyoruz ve bunun böyle olduğu da çok açıktır, hiçbir vicdani tereddüdümüz yoktur. Çok net biliyoruz ki bu ayarlanarak yapılmıştır. Şimdi, yalan söyleyerek, korkarak, gerçekleri saklayarak bu işi örtbas etmeye çalışanlar olabilir ama o, onların ayıbını daha da artırır. Çıkıp yüreklice ne yapalım, memleketin menfaati böyle gerektiriyordu, yaptık diyebiliyorlar mı? Diyemiyorlar. Bir defa memleketin menfaatine değil, ayrıca yaptık diyecek babayiğit değil, orada o babayiğit yok. (Alkışlar) Şimdi, burada bunu ayarladıkları açık da o zaman tabii insanın aklına şu geliyor: Ya, burada bunları ayarladı da başka bir yerde ayarlama yapmadılar mı? Yani ayarlamak dediğimiz iş böyle bir defa yapılıp sonra vazgeçilecek bir iş mi? Yani hani, rahmetli Özal diyordu ya “Bir defa anayasayı delmekle bir şey çıkmaz.” Yani bir defa ayarlamakla yargı bağımsızlığına zarar gelmez mi diyorlar? Başka yok mu, başka ayarlama yok mu? Sonra, kim ayarladı bunu? İçişleri bakanı “Ayarladık” diyor, oradaki “dık”ı merak ediyorum. O “dık’ın içinde kimler var? İçişleri Bakanı kendisi mi ayarladı? Yani o, savcıları, hâkimleri ayarlayabiliyor mu? Onu ayarlayan bir başkası var mı? Daha büyük bir ayarlama mı söz konusu? Ayarlama içeride mi, dışarıda mı, nereye kadar çıkıyor, nereye kadar gidiyor? Bunlar sorular tabii. Şimdi, tabii ben, bu tabloyu üzüntüyle görüyorum. Bir süreden beri zaten yargının durumu ortada. Yani yargıdaki sağlıksız tablo çok açık gözüküyordu. Demin söyledim. Danıştay cinayetinin ertesi günü Başbakan çıktı dedi ki “Bildiğiniz gibi değil, göreceksiniz.” Sonra bize göstermek için bir çalışmaya girdi ve “her yerde bir savcı arıyoruz” dedi.
 
Değerli arkadaşlarım, başbakanlar savcı arar mı? Yani Başbakanın savcı araması ne demek? Her savcının kendi görev ve yetki alanı var. Herkes, eğer bir olay varsa orada kimse görevli, yetkili o çerçevede işin icabını yapacak. “Arıyoruz, arıyoruz, dava var da savcı yok, savcıyı arıyoruz” Bunu Başbakan söyledi. Ayarlamalar, yargıya yönelik tehlikeler, tehditler ta oralardan başladı. Bunu söylediğiniz anda işte yargıya tehdit başlamıştır. İcra, yönetim, iktidar yargıyı şekillendirme arayışı
 
Kemal SAĞ Facebook Sayfası
Yeni Adana Gazetesi
Merhaba Gazetesi
Radyo Seyhan
Kanal A
Ekspres Gazetesi
Serbes Haber
Adana Haber Net
Adana Haber
Haberler.Com
TBMM
 
 
Online : 54 , Ziyaretçi: 1100041 , Sayfa gösterimi: 8831917Yönetim