Genel Başkan TBMM Grup Konuşmaları 20.04.2010

-“Erdoğan'ın bütün siyasi hayatı bir tutarsızlık abidesidir. Gündeme getirdiği Başkanlık sistemi de bunun en son örneğidir. ‘Başkanlık sistemi Amerikan emperyalizminin bize tavsiyesi’ diyen Erdoğan’dır.Bu başbakanın tutarsızlığının bir yansımasıdır”

-''Laf ola beri gele. Laf yokluğunda asmalar budayalım. Bu başkanlık tartışması hiçbir ciddi temeli, anlamı olmayan gündemi saptırma, değiştirme milletin önüne konuşacak laf atma anlayışının ötesinde geçerliliği olmayan bir boş sözdür”
 
-“Erdoğan, Anayasayı değiştirip başkanlık sistemi içinde iktidarı kullanma rüyasıyla kendisini oyalamaya devam edebilir ama gerçek şudur ki önümüzdeki seçimden sonra Başbakan bu başbakanlık döneminin hesabını veren bir insan konumunda olacaktır”
 
-“AKP'nin siyasi zemini artık kaybolmuştur, AKP bir hayalet haline gelmiştir. Geçmişte yarattığı görüntü ile durumu idare etmektedir, gerçeğin ne olduğu önümüzdeki ilk seçimde ortaya çıkacaktır. AKP ve Başbakan içinde bulunduğu hayal dünyasından ona inanarak, ona destek vererek, onun arkasında  saf tutmuşlarla birlikte önümüzdeki seçimden sonra gerçeğe uyanacaktır''

-“Bugünkü iktidar kadrosu için en önemli olay yargıyı kendileri için uygun bir noktaya getirmektir.  Anayasa değişikliğine bu nedenle gidilmektedir. İktidarda bulundukları sürece bu yargıyla iyi, kötü idare ettiler. Ama iktidardan bir gidecek olurlarsa bu yargıyla durumu idare etmeleri mümkün değildir. Hesabı sorulmamış bunca olay var. Yolsuzluklar, devlet yönetiminde hesabı sorulacak yanlışlıklar, Habur'da yaşanan yargı utancının hesabı sorulacak.”

-“Türkiye'de ''anayasa ile arası iyi olmayan, dayatmacı ve elinde büyük siyasi güç olan bir iktidar var.Türkiye'nin talihsizliği sadece bu değil. Türkiye'nin talihsizliği böyle bir ortamda cumhurbaşkanlığı makamında bu tehlikeyi kavrayıp, buna zamanında müdahale yapabilecek; etkin, tarafsız, anayasayı içine sindirmiş, özgüveni yüksek, yanlışa 'yanlış' diyebilecek bir cumhurbaşkanımızın bulunmamasıdır”
 
-“AKP kamyonunun freni yok, patlamış... Yokuş aşağı iniyor yüklü bir araba. Allah muhafaza... Böyle bir tablo ile karşı karşıyayız. Bir fren lazım. Partinin içinde fren yok, balatalar yakılmış, fren tutmuyor. Cumhurbaşkanlığı o fren görevini yapamıyor. Bunu üzüntüyle tespit ediyoruz”
 
-“Seçim sırasında bize 'iyi insandır, hoş insandır herkesle iyi ilişkisi var, güleryüzlüdür, tatlı dillidir' dediler. İyi tamam da biz güleryüzlü, tatlı dilli bir sohbet muhatabı aramıyoruz. Biz olumsuz gidişe müdahale edebilecek siyasi iradeyi sergileyecek bir cumhurbaşkanı arıyoruz. Gelinen noktada durum açıkça görülüyor, bir ihtiyaç var bir de boşluk var.”
 
-“Cumhurbaşkanlığı freninin de işlemediği dikkate alınınca elde kalan tek fren olan yargı bağımsızlığının da ortadan kalkacak olması Türkiye'yi nasıl bir tehlikeyle, tehditle karşı karşıya bırakıyor takdirinize sunuyorum.''
 
-“Başbakan hakimlere 'cübbeleri çıkararak seçime girin diyor. Onlar isterlerse seçime girerler. Ahlaklarıyla, eğitimleriyle, kişilikleriyle elbette ki bu parlamentodaki 550 milletvekilinin arasında yer alabilecek nitelikte insanlardır. Onlar parlamentoya girebilir de sen onların cübbesinin altına giremezsin”
 
-“Eğer sen yargıçların bulunduğu mekanda kendine bir yer arıyorsan senin mekanın onların bulunduğu hakim kürsüsü değildir, onların karşısında yer alırsın”
 
-“Başbakan hakim olamıyor ama bir hevesi var, Anayasa Mahkemesinin 17 hakimi de RTE olsun istiyor''
 
-“AKP Yöneticileri CHP'nin değişiklikleri Anayasa Mahkemesine götürmemesini istiyor.  Böyle bir beklenti içine girilmesi ''biz yaptığımız işin anayasaya aykırı olduğunu biliyoruz ama bu ihlali tamamlayabilmemiz için sizin de bizimle suç ortaklığı yapmanız gerekiyor'' anlamına gelmektedir. Bu Anayasa ihlalinin itirafıdır”
 
-“Van’da saldırıyı yapanlar AKP'lilerdir. İktidar üzerine düşeni yapmamıştır. Bize gelince gürültüye pabuç bırakmadık. İktidarı kınadık, yapılması gereken ne ise onu yaptık”
 
-“Ahmet Türk'e saldırı oldu. Üzüntü verici, acı verici bir olay. Biz hemen üzüntülerimizi ifade ettik.Dün de Bakan Yıldız saldırıya maruz kaldı. Nereye gidiyoruz, bu nasıl manzaradır?''-
 
-''Türkiye'nin nereye doğru sürüklenmekte olduğu konusunda iktidarın içine girdiği teslimiyetçi, kaygısız tablo önemli bir unsur değil midir? Alışılmamış terör olaylarının ötesinde bir hesaplaşmaya, cezalandırmaya işin yönelmeye başlaması, karşılıklı saldırıların sıradan yöntem haline dönüşmesi hepimizi kaygılandırması gereken bir durumdur. Bu gidişe milletçe son vermeliyiz, hep birlikte durdurmalıyız''
 
-“Samsun'da iki polisini şehit edilmesinin aydınlığa kavuşturulması lazımdır. İktidarın hesabını vermesi gereken bir durumdur'' 
 
-“Kıbrıs'ta barışçı müzakerelerle demokratik çözümü herkes istemektedir. Ama bu çözümün, KKTC'nin kazanılmış haklarını ortadan kaldırmasına ve Türkiye ile KKTC arasındaki bağın gereken şartlar oluşmadan koparılmasına yönelik bir sonuç doğurmaması gerekir. KKTC’deki seçim demokratik uyarıdır''
 
 -''Başbakan, 1 milyon 300 bin TOBB üyesi bir işçi alırsa, işsizlik 3 puan düşer'' diyor. Bu ne güzel akıl. O işletmeler kapanmamak için meydan savaşı veriyor, sen 'bir kişi daha alıver' diyorsun. Kolaysa sen alıver?. Başbakan işsizlik oranının yüksek seyretmesi karşısında, bu konuyu birilerinin sorumluluğuna yıkarak, onun siyasi sorumluluğundan kendisini kurtarmaya çalışıyor''
 
-“Bu Hükümet öncelikle, elde diplomaları olduğu halde bir türlü tayin edilemeyen 200 bin öğretmeni tayin etmelidir ve engellilere istihdam olanağı sağlamalı yasal hakları olan kadroları vermelidir”
 
İletişim Koordinatörlüğü (Ankara)– Genel Başkan Deniz Baykal TBMM’de CHP Grup Genel Kurulu’nda güncel gelişmeleri değerlendirirken, Anayasa değişikliği projesi bir RTE projesidir. Gelecek olan anayasa da Türkiye Cumhuriyeti anayasası olmayacak, RTE Anayasası olacaktır.'' dedi.
 
Konuşması sık sık alkışlarla kesilen Genel Başkan Baykal Başbakan Erdoğan’ın bir tutarsızlık abidesi olduğuna dikkat çekti ve geçmişte “Başkanlık sistemi Amerikan Emperyalizminin tavsiyesidir” dediğini hatırlatarak görüşlerini şöyle açıkladı:

CHP GENEL BAŞKANI DENİZ BAYKAL’IN; 20.04.2010 TARİHİNDE GRUP GENEL KURUL TOPLANTISINDA YAPTIĞI KONUŞMA

CHP Genel Başkanı Deniz BAYKAL
– Sayın Başkan, sayın milletvekilleri, sevgili vatandaşlarım; hepinizi içten sevgilerle, saygılarla selamlıyorum, hepiniz hoş geldiniz. Bugün, Cumhuriyet Halk Partisi Türkiye Büyük Millet Meclisi Grubu yoğun bir çalışmanın arkasından, sabah tekrar görev başı yapmış durumda. Arkadaşlarımı, dünkü mücadeleleri dolayısıyla kutluyorum. Çok büyük bir görev yapıyorlar. Bu göreve sonuna kadar devam edeceğiz. Hepinize başarılar diliyorum. (Alkışlar)
 
Değerli arkadaşlarım, önümüzde değerlendirmemiz gereken birçok önemli konu var. Önce Kıbrıs’ta Pazar günü bir seçim yapıldı ve seçim, demokrasinin bir uygulaması olarak Kıbrıs’ta bir önemli değişim talebini ortaya koydu. Bu değişim talebi sadece Kıbrıs Cumhurbaşkanının kişiliğiyle ilgili bir değişim talebi değildir. Kıbrıs’ta uygulanmakta olan politikaların, Kıbrıs’a yönelik yapılmış olan çeşitli taahhütlerin, vaatlerin bir anlamda değerlendirilmesi sonucunda ortaya çıkan bir siyasal tercihtir ve umut ediyorum Kıbrıs’ta yeni bir siyasi rotayı ortaya koyacak olan bir seçim olmuştur. Bu seçim dolayısıyla Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde demokratik rejimi işletmeye gayret eden tüm Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti vatandaşı kardeşlerimi yürekten kutluyorum, onları bu seçim dolayısıyla selamlıyorum ve kendilerine başarılar diliyorum. (Alkışlar)
 
Kıbrıs’ta insanlar büyük bir dürüstlükle, içtenlikle önlerine getirilen teklifleri özveri sergileyerek destekleme gayreti içine girdiler. Her türlü sorumluluğu, esnekliği ortaya koydular ama ortaya çıkan tablo maalesef geniş ölçüde bir hayal kırıklığı tablosu olmuştur. Bu hayal kırıklığı bu seçimlere de yansımıştır, artık Kıbrıs’ta elbette barışçı müzakerelerle bir demokratik çözümü herkes istemektedir, buna destek olma kararındadır ama bu çözümün Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin kazanılmış haklarını ortadan kaldırmasına ve Türkiye ile Kuzey Kıbrıs arasındaki bağın gereken şartlar oluşturulmadan koparılmasına yönelik bir sonuç doğurmaması çok temel bir noktadır. Bu çerçevede umut ediyorum Sayın Derviş Eroğlu, müzakereleri elbette sürdürecektir ama bu müzakerelerin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde bir araya gelmiş olan insanların kazanılmış siyasi haklarını ortadan kaldırmaya yönelik olarak işletilmesine her hâlde göz yummayacaktır. O nedenle, Kıbrıs’ta var olan durumun iki ayrı toplum, iki ayrı coğrafya ve iki ayrı siyasi irade egemenlik temelinde ancak müzakerelerin bir birleşmeye, bütünleşmeye taşınmasıyla kalıcı bir barışın ve istikrarın bölgede sağlanması mümkün olacaktır. Bu seçim, bir demokratik uyarıdır, bir demokratik tecrübedir ve umut ediyorum bu demokratik uyarı Kıbrıs sınırları ötesinde etkiler ve sonuçlar da doğuracaktır. Kıbrıs’ta ortaya çıkan bu yeni gerçeklik duygusunun, Kıbrıs’ta ortaya çıkan bu yeni anlayışın Kıbrıs’ın ötesine taşacağına yürekten inanıyorum, güveniyorum. (Alkışlar)
 
Değerli arkadaşlarım, geride bıraktığımız haftaya yöne veren temel konulardan birisi bir biri ardından zincirleme bir şekilde ortaya çıkan siyasi saldırıların, fiilî saldırıların yeni bir düzey kazanmış olmasıdır, yeni bir derinlik kazanmış olmasıdır. Hatırlayacaksınız, ilk kez Cumhuriyet Halk Partisine karşı Van’da bir saldırı düzenlenmişti. Bu saldırı karşısında biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak, bu olayın içyüzünü, gerçek niteliğini kamuoyumuza delilli, mesnetli, fotoğraflı, filmli olarak kanıtlamıştık. Neydi bu olay? Bu olay, Van’da Cumhuriyet Halk Partisine bireysel bir saldırının yapılmadığı, spontane, tepkisel, o anda birdenbire birilerinin içinden gelerek ortaya koyduğu bir saldırı eyleminin söz konusu olmadığı, planlı, organize, hazırlıklı bir saldırının orada kamu görevlilerinin denetimi altında, gözetimi altında sahnelenmiş olduğu idi. Bu çok açık, çok net. Bu olay, tepesi attığından dolayı birdenbire bir kızgınlık heyecanına kendisini kaptırarak birisinin başvurduğu bir eylem değildi. Dövizler hazırlanmış, mevziler tutulmuş, yerleşilecek yere yerleşilmiş, koli koli yumurtalar alınmış, taşlar toplanmış bekleniyor. Böyle olduğunu herkes biliyor. Emniyet biliyor, polisler biliyor, vali biliyor, Ankara biliyor, herkes biliyor. (Alkışlar) Ve saldırının yapılması için havaalanından Cumhuriyet Halk Partisi otobüsünün saldırı mahalline gelmesi bekleniyor. Herkes bekliyor, bir bizim haberimiz yok. Biz, samimi insanlar olarak, vatandaşlar olarak orada gereken güvenliğin elbette alınmış olduğunu kabul ederek gidiyoruz ve güzergâh boyunca da Van halkıyla sevgi ve dostluk anlayışı içinde ilişki kuruyoruz, selamlaşıyoruz. Bir tek kişi, üzüntü verici tek bir davranış sergilemiyor yol boyunca, kilometrelerce. Sevgi, nezaket, saygı, dostluk, selamlaşma. Selamlaşarak, Allah’ın selamını paylaşa paylaşa geliyoruz. Nereye kadar? Tertibin yapıldığı yere kadar. Orada tertip ortaya çıkıyor. Bireysel değil, ani değil, tepkisel değil, planlı, hazırlıklı, örgütlü ve bunu yapanlar da AKP’liler. Bu işin başında bulunanlar AKP’liler. Çok açık, isim isim biliniyor. Şimdi bunu yaşadık değerli arkadaşlarım. Böyle bir olay yaşandığı zaman dünyada demokratik ülkelerde ne olur? Hemen olay karşısında iktidar yetkilileri konuya el koyar, önce olaya maruz kalan siyasi partiden, genel başkandan bir arayışla, nezaketle duygularını, düşüncelerini ifade ederek, üzüntülerini ifade ederek bir dostluk teması kurar. Üzüntülerini kamuoyuna ifade eder. Böyle bir olayın ortaya çıkmış olmasına kesinlikle bir daha izin verilmeyeceğini kararlı olarak söyler. Bu olayın içinde yer alan herkesi takibat sonucunda hesap vermeye çeker. Bunlar oldu mu değerli arkadaşlar? Bunların hiçbirisi olmadı. Tam tersi oldu. Ne olmuş yani. Bu abartılmış bir olaydır. Bizi ilgilendiren bir tarafı yoktur falan diye neredeyse olayı bizi suçlamak için bir vesile hâline getiren bir anlayışla ele aldı iktidar. Bir tek kişi geçmiş olsun demedi, bir tek kişi üzüntüsünü ifade etmedi, bir tek kişi açıp telefon etmedi, bir tek kişi açıp telefon etmedi, bir tek kişi bu sorumlulardan hesap sorulacaktır demedi. Ne zamana kadar? Bu olayın bu iç yüzünü, Cumhuriyet Halk Partisi, fotoğrafıyla, belgesiyle ortaya koyuncaya kadar. Koyduk. Ondan sonra yarım ağız laflar. Ortada ciddi bir şey hâlâ yok.
 
Şimdi, değerli arkadaşlarım, bu olayda biz, hukuka saygılı, demokrasiyi özümsemiş bir siyasi parti nasıl davranırsa öyle davrandık. Gürültüye pabuç bırakmadık, teslim olmayacağımızı ifade ettik, bu olayın üzerine gideceğimizi ilan ettik ve bu olayı ve bu olayın arkasındaki bütün partilileri, iktidarı kınadık. Yapılması gereken bu idi, bunu yaptık. (Alkışlar) Bir süre sonra başka bir olay oldu. Samsun’da, Sayın Ahmet Türk’e bir kişi, bilinen o, yumrukla saldırdı. Üzüntü verici bir olay, acı bir olay. Türkiye’de siyasi hayata şiddetin bulaşmaya başladığını, meşru siyasi partililerin artık şiddetin hedefi, hatta giderek belki bir parçası hâline dönüşebileceği kaygısını ortaya koyan bir tablo kendisini gösterdi. Biz hemen üzüntülerimizi ifade ettik, geçmiş olsun dileklerimizi dile getirdik. Ben yurt dışındaydım, oradan mesajlar yayınladım. Herkes, kamuoyumuz, bunu kaygıyla karşıladı, üzüntüyle karşıladı. Bu konuya daha bir sahip çıkma eğilimi kendisini gösterdi. İktidar, bir miktar telaşlandı, bu olay yaşandı. Ama bu olay yaşandığı zaman şu noktalara dikkatinizi çekmek istiyorum. Birileri çıktı dedi ki “Bizim tepkimiz Cumhuriyet Halk Partisi gibi olmaz.” Değerli arkadaşlarım, Cumhuriyet Halk Partisinin tepkisi hukuka saygılı, demokrasiye saygılı bir siyasi partinin tepkisidir. Demokraside böyle olayları caydıracak adımlar atmak bu olaya maruz kalanların sorumluluğu, görevi değildir, öyle olmamak gerekir. Biz, canımız sıkıldı, yani yeni bir şey mi var, biz mi yanlış yaptık. Bize saldırı yapılması karşısında hukuku, sağduyuyu, kamuoyunu harekete geçirmeyi tercih etmekle biz mi yanlış yaptık diye kendi kendimize sorduk ve yanlış yapmadığımızı elbette karara bağladık ama bir süre sonra orada 2 polisin öldürüldüğünü gördük değerli arkadaşlarım. Bu, tabii çok acı bir olaydır, çok üzüntü verici bir olaydır. Sayın Türk’e yapılan saldırıyla o 2 polisin öldürülmesi arasında bir bağlantı vardır diye hüküm verme konumunda değilim ama uzun süreden beri Türkiye’de, hele çatışma alanı dışındaki bölgelerde, hatta çatışma alanı içinde olan bölgelerde polislere karşı bir saldırının yapılmadığı dikkate alınınca bu olayı yorumlamak daha da güçleşmektedir. Devriye gezen, yaşını başını almış, çocuğu da polis olan olgun bir polis. Devriye arabasının içinde, kimseye zarar verdiği yok, şiddet yok, çatışma yok, düşmanlık yok, yer Samsun, Ladik. Değerli arkadaşlarım, şimdi oradaki bu masum polislerin, görevini yapmakta olan polislerin, daha önce yaşanmış olaylarla hiçbir doğrudan bağlantısı olmayan bu insanların birdenbire bir saldırıya hedef olması, planlı bir saldırıya hedef olması ve öldürülmesi kaygı verici bir tablodur. Bu olayın aydınlığa kavuşturulması lazımdır. Bunu Türkiye’de yaşanan çatışma olaylarından bir başkası diye izah etmek mümkün değildir. Bu, Türkiye’de iktidarın çok ayrı bir biçimde ele alıp değerlendirmesi ve hesabını vermesi gereken bir durumdur. Bunu büyük bir üzüntüyle karşılıyorum. Değerli arkadaşlarım, bu olay böyle yaşandı, bir yumruk ve 2 polisin hayatı. Sonra Kayseri’de dün bir başka üzüntü verici olaya tanık olduk. Bir bakan, bir şehidimizin cenaze töreninde saldırıya hedef oldu ve burnu kırıldı. Operasyon yapıldı Sayın Türk’e yapıldığı gibi. Değerli arkadaşlarım, nereye gidiyoruz? Bu nasıl manzaradır? Bu, Türkiye’de doğal karşılayacağımız, olabilir diyerek görmezlikten gelebileceğimiz türden olaylardan birkaçı mıdır? Yoksa bunun altında bir başka temel sahipsizlik, bir başka temel sorumsuzluk, Türkiye’nin nereye doğru sürüklenmekte olduğu konusunda iktidarın içine girdiği teslimiyetçi, kaygısız tablo bir önemli unsur değil midir, düşünülmesi gereken bir konu değil midir? Bu tabloyu büyük üzüntüyle görüyorum ve alışılmış terör olaylarının ötesinde bir hesaplaşmaya, bir cezalandırmaya işin yönelmeye başlaması, karşılıklı saldırıların artık bir sıradan yöntem hâline dönüşmesi hepimizi kaygılandırması gereken bir durum oluşturuyor. Bu durama kamuoyumuzun, artık iktidardan umudumu kesmiş olduğum için, dikkatini çekmek istiyorum. Vatandaşların bu tabloyu doğru değerlendirmesini istiyorum. Bu gidişi doğru anlaması gerektiğini düşünüyorum. Bu gidişe ilk fırsatta son verme kararını milletimizin bir kez daha içinden alması gerektiğine inanıyorum. Bu gidişe milletçe son vermeliyiz. Bu gidişi hep birlikte durdurmalıyız. (Alkışlar)
 
Değerli arkadaşlarım, geride bıraktığımız günlerde bir başka tartışma birdenbire ilgi çekici bir noktaya geldi. Sayın Başbakan, kimse farkında değil ama bir yeni açılım daha yapıyor. Bu açılım, işsizlik açılımıdır. Başbakan, işsizlik açılımı yapıyor. Yani birdenbire tuttu, işsizliğin sorumluları tespit etti, onları itham etti, onlara görev verdi, şimdi işsizlik etrafında şarkıcıları, sanatçıları toplayarak yapacağı konuşmaları bekliyoruz Sayın Başbakanın. Diyor ki “İşsizlik yapısal değil, sanaldır. Her TOBB üyesi 1 işçi alsa işsizlik azalır. Tekstil işverenleri işçilerini acımasızca sömürüyorlar.” Sen ne yapıyorsun? Senin görevin ne? Nerede iş yasaları, nerede kanunlar? Nerede iş müfettişleri, nerede Çalışma Bakanı, nerede Başbakan? (Alkışlar) “Acımasızca sömürüyorlar” diyor, sonra da “TOBB bu işi halletmezse ben hallederim. Her oda başkanıyla ayrı ayrı konuşurum” diyor. Şimdi, değerli arkadaşlarım, Türkiye bir ekonomik sıkıntıyı bir süreden beri taşıyor. Bunun nereden, nasıl ortaya çıktığını hep konuşuyoruz, tartışıyoruz. İçeriden kaynaklanan nedenleri var, dünyadan kaynaklanan nedenleri var. Bunlar karşısında alınması gerekip alınmayan tedbirler var, alınmış olan tedbirler var, bir gidişat var. Şimdi, böyle bir tablo içinde birdenbire Başbakan coştu, Türkiye’de artık kimsenin inkâr edemeyeceği en temel ekonomik durumun en somut göstergesi olan işsizlik oranının olağanüstü yüksek düzeyde ortaya çıkmaya devam etmesi karşısında bu konuyu birilerinin sorumluluğuna yıkarak, birilerini suçlayarak onun siyasi sorumluluğundan kendisini kurtarmaya çalışıyor.
 
Değerli arkadaşlarım, bakınız önce işsizlik tablosuna bir bakalım. İşsizlik konusunda 2010 yılının ocak ayında geçen yılın aralık ayına göre, yani bir önceki aya göre bir artış ortaya çıktı ve bu artış aralık ayında 13,5 olan işsizliği 14,5 düzeyine çıkardı. Resmi rakamlarla konuşuyorum, bunların doğru olmadığını hepimiz biliyoruz, gerçeği tam yansıtmadığını biliyoruz ama onların üzerinden bir mukayese yapmak mümkündür diye düşünerek onları esas alıyorum. Yani aralıktan ocak ayına kadar 13,5’tan 14,5’uğa çıktı. Şimdi, ekonomik krizin, 2008 yılında başlayan, 2008 Ekiminde, eylülünde resmen kendisini hissettiren ekonomik krizin en ağır sonuçlarının ortaya çıktığı ay 2009’un ocak ayı olmuştur. 2009’un ocak ayı bir zirvedir işsizlikte, yüzde 15’in üzerindedir, 15,5’tur. Şimdi, arkadaşlar diyorlar ki, yüzde 15,’uğun altında kaldık, yani bir yıl önceki krizin en derin olduğu noktadaki işsizlik oranının altında kaldık diye teselli bulmaya çalışıyorlar. Kriz aşılmış, o krizin üzerinden bir yıl geçmiş. Bu bir yıl içinde ekonomide büyüme başlamış, 2009 yılının son üç ayında siz, yüzde 6 ekonomi büyüdü diyorsunuz. Ekonomi yüzde 6 2009’un son üç ayında büyüyor da 2010’nun ocak ayında nasıl oluyor da işsizlik hâlâ aralığın işsizlik oranının üstünde çıkıyor? Değerli arkadaşlarım, bu şunu gösteriyor: Türkiye’de ekonomik krizin ağır tahribatı ortadan kaldırılabilmiş değildir. Geçmişe göre biraz daha makul bir noktadayız elbette ama düzelmenin çok zaman alacağı, daha çok süreç gerekeceği açıkça ortaya çıkmıştır ve bu da işsizlik rakamında kendisini net bir şekilde göstermiştir. Şimdi, Başbakan, “işsizlik yapısal bir sorun değil, sanal bir sorun olduğunu” söylüyor ve TOBB’un 1 milyon 300 bin üyesinin her birinin birer kişi istihdam etmesi durumunda bu işletmelerin batmayacağını ve işsizlik oranının 3 puan birden düşeceğini söylüyor. Ne güzel akıl, ne güzel akıl… 1 milyon 300 bin TOBB üyesi. Değerli arkadaşlarım, bunların yüzde 80’i azami 3 kişi çalıştırıyor, yani TOBB üyesi işletmelerin yüzde 80’ni 3 kişi çalıştırıyor. Şimdi ona diyor ki yüzde 30 yükünü artır. O 3 kişi çalıştırıyor da o 3 kişiyi çalıştırırken borçtan kurtulabilmiş vaziyette mi? Hayır. Kapanmamak için büyük bir meydan savaşı veriyor. Kredilerini ödeyememiş, borçlar artmış, primler birikmiş. Türkiye’de yüz binlerce işletmenin prim borcu var, sigorta primini ödeyemiyor. Kendi vergi borcu birikmiş, çocuğun, yanında çalışan insanın parasını iki ay, üç ay geciktirerek ödüyor. Niçin? Dükkânı kapatmamak için, kepengi indirmemek için. Şimdi, Başbakan diyor ki “1 kişi daha alıver.” Kolaysa sen alıver. (Alkışlar)
 
Değerli arkadaşlarım, kredi takibindeki KOBİ sayısı 200 bin iken, bunların içindeki mikro işletmelerin sayısı yüzde 80’nin üstündedir, 170 bini bu niteliktedir. Şimdi, bunların ek istihdam yaratmaları, daha finansman sorunlarını çözememişler, kârlılıklarını sağlama alamamışlar, borçlarını ödeyememişler, işçilerine borcu var, çalışanına borcu var, kiraya borcu var, belediyeye borcu var, maliyeye borcu var kuşatılmış hâlinde, şimdi bunlara “Yapın. Yapmazsanız” diye esiyor, savuruyor Sayın Başbakan. Değerli arkadaşlarım, bakınız Türkiye’de bu manzara karşısında, şimdi Başbakan, bu rakamı indirecek ya, bunun için kamu istihdamını artıralım düşüncesi içine girdi, bu doğrultuda bir hazırlık yapıyor. Yalnız yine çok ciddi yanlışlıklar yapması ihtimali vardır, o nedenle bir uyarıyı burada dile getirmek istiyorum. Tabii hantal bir devlet yönetimine, maaş ödeyen bir devlet yönetimine, kaynaklarını sadece personel masraflarına harcayan bir devlet yönetimi tablosuna geçmemiz ciddi bir şekilde sorun yaratır. Bunun dikkate alınması lazım, hesabının iyi yapılması lazım. Ama Türkiye’de istihdam bakımından devletin harekete geçmesi gereken alanlar var. Bu alanlarda harekete geçersek bunu sadece bir israf olarak düşünmek, sadece bir istihdam konusu gibi düşünmek gerçekçi olmaz. Tam tersine ekonomik kalkınmayı, büyümeyi hızlandıracak şekilde bir istihdam politikası içine girmek de mümkündür. Bakın bu çerçevede, eğer devlet, önümüzdeki günlerde bana da görev düşüyor, ben de birilerini alayım, işsizlik karşısında ben de bir görev yapayım diye düşünüyorsa yapması gereken şeyi söylüyorum. Öncelikle derhal o ellerinde diploma olduğu hâlde bir türlü tayin edilemeyen 200 bin öğretmenimizi derhal tayin etsinler. (Alkışlar) Çünkü o insanların tayin edilmesi Türkiye’de sadece devletin masrafını, cari harcamalarını artırmaz, Türkiye’nin kalkınmasına, gelişmesine, eğitimin yükselmesine, üretimin artmasına en büyük katkıyı yapar, en büyük desteği verir. O nedenle yapılacak ilk iş, öğretmen açığımızı elinde diploma, tayin bekleyen öğretmenlerimizle kapatmaktır, öncelikle bu yapılmalıdır. Böylece hem o insanlar, gençler, her 4 gençten birisi işsiz, eğitilmişler işsiz, hem de onların göreve gelmesini bekleyen sınıflardaki öğrenciler, öğretmensiz öğrenciler, onların aileleri bu girişimle çok mutlu olacaklardır. Bunu bu noktada, bu istihdam tartışmasının yaşandığı ve kamunun da bir istihdam yapmak eğilimi içine girdiği şu noktada hatırlatmayı görev biliyorum.
 
Yine aynı şekilde, değerli arkadaşlarım, engellilerle ilgili bir tabloya da dikkatinizi çekmek istiyorum. Türkiye’nin en önemli konularından birisidir. Yani Türkiye’de olağanüstü yüksek, tahminlerimizin üzerinde, yüzde 10’nun üzerinde bir engelli vatandaşımız var. Bunlar kendi kaderine terk edilmişlerdir. Bunların pek çok sorunu var ama en temel sorunlarının başında da istihdam geliyor. Bir insanın engelli olması onun bir iş yapmasına engel değildir hatta bazen engelliler işlerini engelli olmayanlardan daha başarılı şekilde yapıyorlar çünkü yetenekleri, enerjileri bir noktaya odaklanıyor, kendilerini kanıtlama ihtiyacını hissediyorlar ve en güzel çalışmaları, en başarılı işleri yaptıklarını hepimiz çalışma fırsatı buldukları yerlerden biliyoruz. Şimdi bu çerçevede alınmış olan kararlar var, yapılmış vaatler var. Ne yazık ki o vaatler uygulanmamıştır, kâğıt üzerinde kalmıştır. Her kamu kurumu, işçi olarak, memur olarak mutlaka belli bir oranda istihdam yapmalıdır diye bir uygulama vardır. Kamu iş yerlerinde yüzde 4 engelli işçi, yine kamu resmi dairelerinde yüzde 3 engelli memur çalıştırılma zorunluluğu var ama bunların hiçbirisi uygulanmıyor. Öte yandan da -şöyle bir konuyu arkadaşlarımız incelediler- açıkça görüyoruz ki, şu anda devlet teşkilatında 53 bin kadro engellilere ayrılabilecek kadro, engelliler için ayrılmış olan, bu yüzde 3, yüzde 4 tarifiyle, olan kadro boşluktadır. Bu kadrolara derhal atama yapma ihtiyacı vardır. Geçenlerde hükümet, bu kadroların 34 bini engelli memur, 18 bin 348’i de engelli işçi kontenjanıdır. Bunların bir an önce doldurulması gerekiyor. Maalesef bu doğrultuda hiçbir ciddi adım atılmıyor. Geçenlerde “5 148 kadroya atama yapacağız” dediler ama bu atamalardan yararlanan engelli sayısı fevkalade düşük oldu, yani yüzde 2 düzeyinde ancak engelliler için ayrılan bu kadrolara gerçek engelli atama yapılabildi. Çeşitli engelliler var. Bir defa diploma engeli en önemli engel çünkü engelli vatandaşlarımızın eğitim durumu maalesef arzu ettiğimiz noktada değil, o nedenle eğitim gerekçesiyle, bahanesiyle onlar engelleniyorlar. Ayrıca bir de iş için başvuracak herkesten 110 milyon lira bir başvuru ücreti alınıyor. Bu da engellilerin sınava giriş şartlarını olağanüstü güç bir noktaya getiriyor. Bunlar, şu sırada, bu konuları ancak Engelliler Haftasında konuşmak âdettir ama Türkiye’de istihdam sorununun gündeme geldiği şu sırada bu konuyu hatırlatmayı da görev biliyorum. Bunu en iyi şekilde birlikte değerlendirmek durumundayız.
 
Değerli arkadaşlarım, Türkiye’de çok yoğun bir anayasa değişikliği tartışması yaşıyoruz. Gündemi tekeline anayasa değişikliği konusu almış gibi gözüküyor. Elbette ona da gireceğiz, onu da değerlendireceğiz ama oraya geçmeden önce nasıl bir ülkede bunu konuşuyoruz şöyle bir hatırlamakta yarar var. Bakınız, daha yeni, TÜİK 2009 yılıyla ilgili resmi bilgileri açıkladı. Buna baktığımız zaman çok temel bazı gerçekleri görüyoruz. Şimdi, bu verilere göre mesela 2009’da durum buğdayının kilogram fiyatı bir önceki yıla göre yüzde 12 gerilemiş, 54 kuruşa düşmüş. Arpa, bir önceki yıla göre 41 kuruşa düşmüş, yani 2009 yılında tarımın yaşadığı sıkıntıyı, devletin açıkladığı resmi veriler bize çok açık bir şekilde gösteriyor. Buna baktığımız zaman çok net bir şekilde gerçeği görüyoruz. Değerli arkadaşlarım, yağlık ayçiçeğinde fiyatlar yüzde 14 gerileyerek 74 kuruşa düşmüş. Türkiye’nin en verimli ovalarından Gediz Ovasında ve çevresinde çiftçiler kan ağlıyor. Gediz Ovasının en verimli merkezlerinden birisi olan Manisa’nın Saruhanlı ilçesinde 460 bin dönümlük ekili arazinin 350 bin dönümü ipotek altındadır. İlçede kayıtlı 17 bin çiftçinin 16 bini için icra dosyası yürürlüktedir. Gediz Ovasındaki Saruhanlı’dan bir tablo. İlçedeki çiftçilerin toplam borcu 350 trilyon lirayı bulmuştur. İlçede TEDAŞ’ın icra yoluyla alacağı 4 trilyon lirayı bulmuştur ve TEDAŞ trafoları icra marifetiyle satışa çıkarılmıştır. Saruhan’daki bu manzara Çukurova’da, Amik’te, Harran’da da aynen geçerlidir. Tarımı gözden çıkarın politikalar Türkiye’yi bu noktaya getirip dayatmıştır.
 
Şimdi, değerli arkadaşlarım, önümüzdeki manzarayı değerlendirirken, anayasa tartışmalarını yaparken bu durumu kesinlikle unutmamalıyız, yani böyle bir ülkede biz anayasa tartışmasını yapıyoruz. Şimdi, son üç ayda gübre fiyatları yüzde 40 yer yer artmıştır. Bu mevsim çiftçinin toprakla gübreyi buluşturacağı mevsimdir. Bütün Türkiye bunun sıkıntısını yaşamaktadır. Çiftçi borçludur, gübre olağanüstü bir artış göstermiştir, yer yer yüzde 30, yüzde 40 düzeyinde artışlar ortaya çıkmıştır. Şimdi, bu manzara karşısında, değerli arkadaşlarım, yani şöyle bir baktığımız zaman görüyoruz ki, buğdayın kilosu 61 kuruştan 54 kuruşa düşmüş resmi rakamla, arpanın fiyatı 49 kuruştan 41 kuruşa düşmüş resmi fiyatla, ayçiçeğinin fiyatı 89 kuruştan 77 kuruşa düşmüş resmi fiyatla. Halbuki sadece son dört beş ayda gübre fiyatları yüzde 30 – 40 arttı ve kırsal motorinin litresi son bir yılda 2,3 liradan 3 liraya çıktı. 2010 yılında hükümetin çiftçiye vermeyi taahhüt ettiği destek miktarı 2007 yılında verilenin altında kaldı. 2009 yılında verilen destek ise gayri safi yurt içi hâsılaya oran olarak 2002 yılının bile altına düştü. Çiftçinin emeğinin, alın terinin karşılığını alamadığı açık bir gerçektir. Çiftçiye reva görülen bu zulüm AKP iktidarının başlangıcından beri hüküm sürmektedir. Şimdi, bu Kırkağaç’ta, Saruhanlı’da yaşanan tabloları söyledim. Kırkağaç’ta 142 bin dönüm tapulu arazinin tamamı ipotekli, Saruhanlı’da icra dosyası 6 bini geçti. Çiftçinin alım gücü düştükçe esnaf da bundan etkileniyor ve malını satamıyor, siftah edemiyor, dükkân kapanıyor, kredi borcunu, Bağ – Kur’a borcunu, vergi borcunu ödeyemiyor ve giderek bir bunalım ve sıkıntı ortamına doğru sürükleniyoruz. Bu yetmiyor Başbakan “AVM’leri geliştireceğiz. Siz de birleşin AVM kurun” diye bunlara akıl veriyor. Sanayide üretim üç yıl geriye gitmiş ve sanayicilerin onur intiharlarına başvurdukları giderek daha çok dikkati çekiyor. İşsizlik olağanüstü bir yükseliş kaydetmiş, böyle bir tablo. Her 4 gençten birisi işsiz. Son bir yılda yaratılan işlerin yüzde 66’sı sigortasız, kayıt dışı nitelikte falan.
 
Şimdi, değerli arkadaşlarım, son bir yılda Türkiye’ye gelen dolan cinsinden spekülatif sermayenin yıllık kârı yüzde 30’un üzerinde. Türkiye’de bütün toplum kesimleri büyük bir ekonomik bunalım yaşıyor, büyük bir ekonomik sıkıntı yaşanıyor, ama Türkiye’ye getirilen yabancı spekülatif sermaye bir yılda dolar bazında yüzde 30 kâr ediyor. Bu dengesizlik, çarpıklık Türkiye’de izlenen ekonomi politikasının nasıl yanlış olduğunu bize çok açık bir biçimde gösteriyor. Bunun sonucu kredi borçları ödenemiyor, kredi kartı borçları ödenemiyor. Türkiye’nin dış borcu 130 milyar dolardan sekiz yılda çıkmış 274 milyar dolara, 2 katın üstüne, 149 milyar dolar olan devlet borcu 302 milyar dolara yükselmiş 2 katına, tarihimizin tümünü sekiz yılda geçmişler, açmışlar. 31 milyar dolarlık özelleştirme yapmışlar, onun paralarını da eklemişler. Bütün bunlarla gençlerimize iş kapısı açılamıyor, yatırım yapılamıyor, işsizlik rekor bir düzeyde ortaya çıkıyor.
 
Değerli arkadaşlarım, bu manzara içinde şimdi önümüze yapay bir gündemle bir anayasa tartışması dayatılıyor. Bu anayasa tartışmasının alt yapısını hiçbir zaman unutmamalıyız, unutturmamalıyız. Türkiye’nin bu ekonomik, sosyal gerçeğini her vesileyle herkese kararlılıkla anlatmalıyız. Şimdi, bu tablo, önümüze getirilen anayasa değişikliğinin aslında gerekçesini de oluşturuyor, çünkü bu tablo iktidarın gidiciliğini ortaya koyuyor. İktidarın artık son dönemini yaşamakta olduğu, önümüzdeki ilk seçimden sonra bir AKP iktidarından Türkiye’nin kurtuluşunun kaçınılmaz olduğu ortaya çıkmıştır. (Alkışlar) Bu gidişin çok haklı maddi temelleri vardır. Türkiye’de ekonominin geldiği nokta, çiftçinin içinde bulunduğu durum, esnafın içinde bulunduğu durum, Türkiye’de ekonomideki daralma, olağanüstü yüksek işsizlik ve Türkiye’deki yolsuzluklar, haksız kazançlar bütün bunlar önümüzdeki seçimi belirleyecek temel nedenlerdir. Şimdi böyle bir ortamda anayasa değişikliğiyle bunlar geleceği güvence altına almaya çalışıyorlar. Çünkü iktidarda bulundukları sürece bu yargıyla iyi kötü idare ettiler ama iktidardan bir gidecek olurlarsa bu yargıyla durumu idare etmeleri mümkün değildir. Her şey çok açık, hesabı sorulmamış bunca olay var; ATV’nin, Sabah’ın satışından tutunuz Telekom’un satışına, Tekel’de yaşanan olaylara, Offer olaylarına, Kuşadası’ndaki olaylara, Deniz Feneri olaylarına kadar her yerde yolsuzluk, yolsuzluk, yolsuzluk…(Alkışlar) Devlet yönetiminde hesabı sorulacak yanlışlıklar, Habur’da yaşanan yargı utancı. Onu kimler yaşattı? Nasıl yaşattı hesabı sorulması gereken bir olay. Değerli arkadaşlarım, şimdi yeni bir döneme doğru gidiyor Türkiye. Bugünkü iktidar kadrosu için en önemli olay, yargıyı kendileri için uygun bir noktaya getirmektir, en temel konu budur. O nedenledir ki, ortada 29 madde de olsa, bunlar için önem taşıyan sadece yargıyı biçimlendirmelerine, kendi ifadeleriyle, ayarlamalarına yardımcı olacak olan o temel noktalardır. Hâkimler Savcılar Yüksek Kurulunu ele geçirelim ve ona göre Türkiye’deki adalet sistemini, onun kadrolaşmasını, onun hâkimlerini, savcılarını en uygun biçimde biz kararlaştıralım. Anayasa Mahkemesini biz şekillendirelim ve Anayasa Mahkemesine Yüce Divan olarak gitmek durumunda kalırsak ona göre bir yargıç kadrosuyla karşı karşıya kalalım. Bunu bir siyasi değerlendirme olarak almayın sevgili kardeşlerim. Bu, işin özüdür, gerçeğidir, işin temeli budur. Bütün yargı olaylarının altında yatan budur. Yargıyı, efendim, değiştireceğiz. Neyini değiştireceksin? Kumanda edemiyorsun, kumanda eder hâle gelmeye çalışacaksın. Getirdiğin düzenlemelerin altında yatan temel anlayış budur. Şimdi, değerli arkadaşlarım, yaptıkları ortada. Türkiye’de bugün yargıda büyük bir değişim talebi toplumda var mı Allah aşkına? Gittiğinizde kahvelerde size, anayasayı değiştirin, yargıyı değiştirin diye bir talep geliyor mu? Köyde böyle bir talebe muhatap oluyor musunuz? Şehirde böyle bir talep var mı? Türkiye’nin böyle bir sancısı, böyle bir derdi, böyle bir sıkıntısı var mı? Milletin var mı, halkın var mı? Köylünün bir yargı problemi var mı? Esnafın yargı problemi var mı? İşsiz gencin yargı problemi var mı? Ne alakası var. Peki, iktidarın yargı problemi var. 70 milyonun yok ama iktidarın yargı problemi var. Nereden kaynaklanıyor bu problem? İşte bu durumdan kaynaklanıyor.
 
Şimdi, değerli arkadaşlarım, Türkiye’de bugüne kadar 16 defa anayasa değişti, bu anayasa 16 defa değişti ama bugüne kadar o 16 değişikliğin hiçbirisinde bir siyasi parti, sadece kendi başına kendi talebiyle, kendi ihtiyacıyla, kendi girişimiyle anayasa değişikliği yapmaya kalkışmadı. Daima bir ortaklaşa, el ele verme, beraber davranma durumu şu ölçüde bu ölçüde mutlaka vardı, çünkü bu anayasa. Anayasa iktidarın anayasası değil ki, anayasa Türkiye’nin anayasası. Her parti kendine göre bir anayasa projesine sahip olabilir ama 70 milyonun kabul edeceği bir ortak çerçeveyi bulmamız lazım. Anayasa, hepimizin ortak noktasıdır. Şimdi, o ortak noktayı siz kendinize göre tarif etmeye kalkarsanız, o ortak nokta olmaktan çıkar. Şimdi, bu olayla karşı karşıyayız. Bugüne kadar anayasalar daima değişik siyasi partilerin kabulüyle, onayıyla, katkısıyla, işbirliğiyle gerçekleşti, şimdi ilk kez bir siyasi parti çıkıp diyor ki, benim kimseyle işbirliği yapmaya ihtiyacım yoktur. Anayasanın nasıl olması gerektiğini ben biliyorum, bildiğimi de size anayasa diye dayatacağım diyor. (Alkışlar) Şimdi, değerli arkadaşlarım, bu, bir defa özü itibariyle yanlış, anayasa fikrine ters. Anayasa, beraberlik demek. Bunlar, beraberliğe gerek yok, anayasanız budur diye bize hüküm vermeye çalışıyorlar. Böyle bir durum ancak darbe dönemlerinde olur, ancak darbe dönemlerinde anayasa dayatılır. Demokratik bir ortamda birlikte yaşayacağımız anayasayı hep beraber yaparız. Buraya bakıyoruz, bu anayasa değişikliği projesinin arkasında CHP var mı? Yok. MHP var mı? Yok. Öbür siyasi parti var mı? Yok. Parlamento dışındaki hangi siyasi parti var? Onlar da yok. Değerli arkadaşlarım, bir AKP işi, AKP projesi, hatta ben, AKP projesi demek bile haksızlık olur gibi geliyor çünkü pek çok AKP’linin de vicdanına bu sığmıyor, biliyorum, onlar da bunu yanlış buluyorlar, haksız buluyorlar, gereksiz buluyorlar çünkü onların, bu anayasa değişikliğini böyle değiştirmek isteyenlerin derdi gibi derdi yok. Onların bir kısmı iyi vatandaş, işinde gücünde, yargıyı kendine göre biçimlendirme telaşında değil. Başbakanın o telaşına da destek verme zorunda değil. O nedenle onlar da çıkıyorlar diyorlar ki, ya, bunu anlaşın da yapın, mutabakatla yapın, uzlaşmayla yapın. Ama Başbakan bunu dayatıyor. O nedenle ben diyorum ki, bu anayasa değişikliği projesi bir Recep Tayyip Erdoğan projesidir, RTE projesi. (Alkışlar) Yani AKP projesi de değil, RTE projesidir bu. Gelecek olan anayasa da Türkiye Cumhuriyeti Anayasası olmayacak, RTE anayasası olacak. Toplumsal bir talep yok, ilgili kurumların talebi yok, partilerin talebi yok, hatta AKP’nin talebi yok ama Başbakan çıktı yola, peşine de taktı yürüyor. Hatırlarsınız Sayın Cumhurbaşkanı “Artık bunun fırsatı kaçtı, bu iş yapılamaz” demişti. Başbakan yardımcısı “Artık mutabakatla bu işler yapılır, mutabakat yok, bu iş yapılamaz” demişti ama birisi istedi. İsteyen? İşte, o anayasaya damgasını vuran. Cumhurbaşkanı vazgeçti, başbakan yardımcısı vazgeçti ama RTE vazgeçmedi. (Alkışlar) O nedenle RTE projesi. Değerli arkadaşlarım, bu anayasa, anayasamızın üç temel kuvvetinden, erkinden birisini, yargıyı siyasetin emrine, kumandası altına sokma anlayışında bir anayasa değişikliğidir ve bu anayasa değişikliği yapıldığı zaman Türkiye’de artık yargı bağımsızlığından söz etmek kesinlikle mümkün olmaktan çıkacaktır. Siyasi iktidar bunu kendi başına şekillendirmiş olacaktır.
 
Değerli arkadaşlarım, bakınız Türkiye’nin açmazı, sıkıntısı şu: Maalesef Türkiye’de bir iktidar var. Bu iktidarın anayasayla çok iyi değil, yani Türkiye’nin anayasal düzeniyle barışık değil. Anayasa temeliyle Türkiye’nin cumhuriyet temeliyle, anayasa temelleriyle ihtilaflı ve gözü kara bir iktidar. Bir süre önce Anayasa Mahkemesi tarafından hükme bağlanmış, mahkûm edilmiş bir iktidar. Dediğim dedik diyen dayatmacı bir iktidar. Elinde çok büyük siyasi güç olan bir iktidar, parlamentonun üçte 2’sine yakın çoğunluğu denetimi altında. Bütün bunlar bir araya gelmiş. Türkiye’nin talihsizliği sadece bu değil, Türkiye’nin talihsizliği böyle bir ortamda Cumhurbaşkanlığı makamında bu tehlikeyi kavrayıp buna zamanında müdahale yapabilecek etkin, tarafsız, anayasayı içine sindirmiş, özgüveni yüksek, yanlışa yanlış diyebilecek bir cumhurbaşkanımızın bulunmamasıdır. (Alkışlar) Değerli arkadaşlarım, AKP kamyonunun freni yok, freni patlamış, yokuş aşağı iniyor, yüklü bir araba, Allah muhafaza, böyle bir tabloyla karşı karşıyayız, bir fren lazım. Partinin içinde fren yok, balatalar yakılmış, fren tutmuyor. Değerli arkadaşlarım, bu iyi bir gidiş değil, çok açık. Cumhurbaşkanlığı o fren görevini yapamıyor. Çok açık, bunu tespit ediyorum, üzüntüyle tespit ediyorum. Yani seçim sırasında, hatırlayın, bize, “Efendim, iyi insandır, hoş insandır. Herkesle ilişkisi var. Güler yüzlüdür, tatlı dillidir” dediler. İyi tamam da biz, güler yüzlü, tatlı dilli bir sohbet muhatabı aramıyoruz; biz, olumsuz gidişe müdahale edebilecek, siyasi iradeyi sergileyecek bir cumhurbaşkanı arıyoruz. (Alkışlar) Bunu o zaman ifade ettik ama anlatamadık. Şimdi geldiğimiz noktada durum açıkça gözüküyor, bir ihtiyaç var, bir boşluk var. Şimdi, değerli arkadaşlarım, cumhurbaşkanlığı freninin de işlemediği dikkate alınınca elde kalan tek fren olan yargı bağımsızlığının, bağımsız yargının da ortadan kalkacak olması Türkiye’yi nasıl bir tehlikeyle, tehditle karşı karşıya bırakıyor takdirinize sunuyorum, olay bu. Canım, cumhurbaşkanı var, tutar, yanlışa olmaz kardeşim, yapamazsınız der, böyle bir şey yok. Peki, bu yanlışa yargıdan, hayır bu olmaz, bu, anayasaya aykırı, bu hukuka aykırı diyecek bir bağımsız yargıya Türkiye’nin şu sırada her zaman olduğundan daha çok ihtiyacı bulunduğu açık değil mi? (Alkışlar) Şimdi bu ortamda da bütün devlet teşkilatı emir kumanda zincirine girmiş tepeden tırnağı kadar. Bak, TOBB’u da azarlamaya başladı. Esnafın sesi çıkamaz hâlde, işçi sendikalarının sesi çıkamaz hâlde, üniversiteler pıstırılmış, asker kendi derdinde, medya, eyvah, 3,5 milyar doları nasıl ödeyeceğim kaygısı, korkusu içinde, medyanın içişlerine müdahale eder diye Başbakan. Bu ortamda yargı da şimdi emir kumandaya girecek, anayasaya aykırı deyip kanun çevrilemeyecek, bu yaptığın tayin yanlış deyip Danıştay durduramayacak. Değerli arkadaşlarım, bu çok büyük bir tehlike. Şu anda karşı karşıya bulunduğumuz manzara budur. Başbakan ne istiyor? Hâkimlere diyor ki “üzerinizdeki cübbeleri çıkarın seçime girin.” Değerli arkadaşlarım, onlar isterlerse seçime girerler. Ahlaklarıyla, kişilikleriyle, eğitimleriyle, vatanseverlikleriyle elbette bu parlamentodaki bu 550 üye arasında yer alabilecek nitelikte insanlardır. (Alkışlar) Onlar parlamentoya girebilir de sen onların cübbesinin altına giremezsin. (Alkışlar) Eğer sen, onların bulunduğu mekânda kendine bir yer arıyorsan, senin mekânın onların bulunduğu hâkim kürsüsü değildir, onların karşısında yer alırsın sen. (Alkışlar) Şimdi, Başbakan hâkim olamıyor ama bir hevesi var. Anayasa Mahkemesinin 17 hâkimi de RTE olsun, 12 hâkimi de RTE damgasında hâkim olsun istiyor. Kendi olamıyor, ama ben belirleyeyim, benim damgamı yansıtsın, benim gibi olsun istiyor. Hâkimler Savcılar Yüksek Kurulu? Yine onlar da öyle olsun, her birisi benim gibi olsun. O zaman Türkiye ne olacak? Bu nasıl bir Türkiye olacak?
 
Şimdi, değerli arkadaşlarım, bu manzara tabii hukuksuzluklarla götürülüyor. 29 soru, tek bir cevap; evet mi, hayır mı? Kardeşim, evet diyeceğim de var, hayır diyeceğim de var, niye saygı göstermiyorsun bana? Canım, milletvekilleri onu ayrı ayrı konuştular, şimdi sen, hepsine birden evet ya da hayır de. Öyle şey olur mu? Milletvekilleri konuştu ne oldu, anayasa değişikliği yapılabildi mi? Anayasa değişikliği yapılmış olsa bana gelme o zaman. Bana geldiğine göre anayasa değişikliği olmamış olacak referanduma geldiğinde. Demek ki sen, milletvekilleri konuşmuş, kafaları karışıkmış, gereken kararı alamamışlar, şimdi bana geliyorsun. Milletvekillerine tek tek konuş ve oyla dediğin hâlde, milletin kendisine niye tek tek konuş da oyla diyemiyorsun? (Alkışlar) Hayır, siz evet deyin geçiversin. “Hap yaptık, o hapı yutun, gerisini de düşünmeyin.”
 
Değerli arkadaşlarım, şimdi, bu kabul edilebilir bir tablo değildir; hukuka da aykırıdır, anayasanın özüne de aykırıdır. Anayasa, “hepsi bir olur dememiş. Ayrılması gerekenlerin hangilerinin nasıl ayrılacağına Meclis karar versin” demiş. Meclis ayrılmaya karar vermiyor, hepsini birleştirmeye karar veriyor. Bunların hepsi tartışmalı konular. Venedik Komisyonunun kararı ortada, dünya uygulaması ortada bunu böyle getirmiş. Şimdi, biz, Başbakana, ya, bunu hiç olmazsa ikiye ayır da… Bakın bu bizi rahatsız eden, yargı bağımsızlığını rencide eden ve parti kapatma konusunda hiçbir Batılı ülkede olmayan garip, acayip, tuhaf bir düzenlemeyi getirip dayatıyorsun. Parti kapatmayı imkânsız hâle getiriyorsun, partilerin hukuki denetiminin vizesini siyasetçilere bırakıyorsun, hukuki denetim sonucunda da parti kapatmayı fiilen imkânsız kılıyorsun. Ne zaman imkânsız kılıyorsun? Şiddete, teröre başvurulmasını önerse de imkânsız kılıyorsun, parti silahlansa da, parti olarak silahlanma kararını alsa da kapatılmasını imkânsız kılıyorsun. Partinin altını cephanelik yapsa, silah ve cephane oraya depo etse dâhi o partiyi kapatmayı imkânsız kılıyorsun, kamplarda milis yetiştirse, vurucu, silahlı gençleri üniformaların içine koyup yetiştirse onu dâhi kapatmayı imkânsız kılıyorsun. Ne akıl, ne mantık, ne dünya gerçeği ne İngiltere’de var, ne İzlanda’da var, hiçbir yerde yok, böyle tuhaf bir şey getirmiş bunları. Dedik ki, bunları ayırın, hâkimler savcılarla ilgili konuyu, Anayasa Mahkemesi ile ilgili konuyu ve bu parti kapatmayı ayırın kardeşim. Bir paket yapın, geride kalanları bir araya getirin. Onlarda da yanlışlarınız var, o yanlışları da elbirliğiyle düzeltelim, uygun bir paket hâline getirelim ve biz de ona destek olalım, Parlamentoda o işi sonuçlandıralım dedik. Başbakan önce “Olur” dedi, kısa bir süre sonra “Hayır, bu sulandırmadır.” Siz, üç konu dediniz, yok üç madde dediniz, demediniz, tuhaf, anlamsız, iyi niyetli değil, bir tartışmayı dayattı.
 
Şimdi, değerli ar
 
Kemal SAĞ Facebook Sayfası
Yeni Adana Gazetesi
Merhaba Gazetesi
Radyo Seyhan
Kanal A
Ekspres Gazetesi
Serbes Haber
Adana Haber Net
Adana Haber
Haberler.Com
TBMM
 
 
Online : 19 , Ziyaretçi: 1063503 , Sayfa gösterimi: 8787164Yönetim